Thread: Din Sorunu, Laiklik ve Marksizm

Results 1 to 4 of 4

  1. #1
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Exclamation Din Sorunu, Laiklik ve Marksizm



    Din Sorunu, Laiklik ve Marksizm

    Oktay Baran


    11 Eylül saldırısından sonra dünyanın en büyük emperyalist gücü durumundaki ABD’nin çeşitli İslami hareketleri hedef tahtasına oturttuğu ve yürüttüğü emperyalist savaşı haklı gösterebilmek için kapitalist Batı dünyasında bir İslam öcüsü yaratmaya çalıştığı biliniyor. Batı’da işçi sınıfına benimsetilmeye çalışılan ve belli ölçülerde etkili olan İslamofobi, yalnızca Avrupa’daki göçmen Müslüman işçilerin sorunlarına karşı duyarsızlığı, ayrımcılığı ve hatta inkârı getirerek sınıf hareketinin zayıflayıp güçten düşmesi sonucunu doğurmakla kalmıyor; aynı zamanda her türlü anti-demokratik uygulamanın meşrulaştırılmasını da kolaylaştırıyor. İslamofobi Batı’da sendikal bürokrasiyi ve sosyalist sıfatlı burjuva “işçi” partilerini de etkisine almış durumda. Bu durum dini özgürlüklere ilişkin nasıl bir tutum takınılması gerektiği sorununun Batı işçi sınıfı açısından ne kadar yakıcı olduğunu göstermektedir.

    Müslüman ülkelerde ise sorun daha da yakıcıdır. Kapitalizmden kaynaklanan kaçınılmaz yoksulluk, tüm dünyada süren neo-liberal saldırının katkısıyla hepten katlanılmaz hale geldikçe, sömürülen kitlelerin tepkileri geniş emekçi kesimler arasında giderek etkin bir örgütlülüğe sahip olan İslami hareketlere akıyor. Bu hareketler yoksulluğun gerçek sebebini oluşturan kapitalist sistemi gözlerden gizleyerek, kötülüğün kaynağını soyut bir biçimde Batı olarak gösteriyorlar. İslami hareketler aynı zamanda gerek geleneksel toplumsal dayanışma mekanizmalarını harekete geçirerek gerekse de son derece planlı ve örgütlü yardımlaşma ağları oluşturarak, en yoksul kesimler için bir acil yardım ve umut kapısı haline geliyorlar. İslami hareketler bu iktisadi temelden beslendikleri gibi, siyasi konjonktür de onların anti-emperyalizm soslu demagojilerine zemin hazırlıyor. ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin Ortadoğu halklarına kan kusturması kaçınılmaz olarak bölgenin emekçi halklarında yoğun bir tepkiyi doğuruyor. Ve bu tepki, örgütlü ve güçlü bir devrimci işçi hareketinin olmadığı koşullarda, radikal ve düzen dışı bir görüntü sergileyen kimi İslamcı hareketlerin kitle tabanını genişletiyor. İslami hareketler, yaygınlaşan yabancı düşmanlığından beslendikleri gibi onu daha da körüklüyor ve bu düşmanlığa dinî bir kılıf bulmak konusunda da hiçbir güçlük çekmiyorlar. Bir şeyler yapmak isteyen dürüst ve fedakâr unsurların devrimci enerjisini de çıkmaz sokaklarda heba ediyorlar.

    Türkiye’de bu sorun kendine has bir boyut da taşıyor. Burjuvazinin iki kesimi arasındaki güç ve iktidar kavgasının en popüler başlıklarından birini “laiklik” sorunu oluşturuyor. Burjuvazinin statükocu kanadı, geleneksel hegemon pozisyonunu korumak uğruna, tüm toplumu hastalıklı bir ruh haline sürüklemekten geri durmuyor. Tüm toplum şeriat geldi gelecek paranoyasına sevk edilmeye, laikçilik-şeriatçılık ekseninde bölünmeye çalışılıyor. İslami hareketlerin 90’lı yıllardan bu yana Türkiye’de de güç kazandığı bir gerçek olsa da, şeriatın güncel ya da acil bir tehdit olduğu düşüncesi tümüyle uydurmacadır. Ama dinî inançlarına göre yaşamak isteyenlere, farklı mezheplerden olanlara, gayrimüslimlere, misyonerlere ve kuşkusuz ateistlere uygulanan baskılar, sınırlamalar ve yasaklar hiç de uydurmaca değildir. Bu ucube laik düzen Kemalizmi din haline getirdiği gibi Sünni İslamı da resmileştirerek, bu resmi anlayışa sahip olmayan herkesi bir tehdit olarak algılamakta ve sürekli bir baskıya maruz bırakmaktadır.

    Gerek ulusal gerek bölgesel gerekse de uluslararası gelişmeler, komünist hareketin dine, laiklik ve inanç özgürlüğü sorununa bağımsız sınıf çıkarları penceresinden yaklaşmasını ve gerçekten devrimci Marksist bir perspektif sunmasını gerekli ve acil kılıyor. Bu noktada atılması gereken ilk adım, sosyalist hareketin kendisini burjuva laisizminin dar bakış açısından ve tepeden inmeci geleneklerden tümüyle kurtarmasıdır.

    Din olgusunun farklı boyutları

    Marksistlerin din olgusuna felsefi düzeyde yaklaşımı gayet açıktır. Aralarındaki bütün farklılıklara rağmen, tüm dinler, gerçekliği tepetaklak eden idealist felsefenin bir yansımasıdır. Doğaüstü bir yaratıcı fikrini içsel olarak barındıran idealist felsefe, her geçen gün daha da genişleyen bilimsel bilgi dünyamızın bütünüyle ve onun en temel ilkeleriyle çelişir. Kendilerine bilimi ve nesnel doğayı temel alan Marksistlerin idealist felsefeye verecekleri en küçük bir tavizleri bile yoktur. Sosyalist hareketin tarihi içerisinde ortaya çıktığı gibi, Marksizmi kitlelere yeni bir din olarak sunma çabalarının Marksizmin önderleri tarafından her seferinde en acımasızca mahkûm edilmesinin nedeni budur. Marksizm bir din değil, işçi sınıfının bilimidir.

    Marksizm din konusunda felsefi-bilimsel bir eleştiriyle yetinmez. Çünkü dünyayı çeşitli şekillerde yorumlamakla yetinilemeyeceği, önemli olanın dünyayı değiştirmek olduğu Marksizmin temel bir ilkesidir. Marksistler dinin yasaklamalarla ya da salt ateizm propagandasıyla ortadan kaldırılamayacağının bilincindedir. Milyonlarca emekçinin dinî boş inançlardan ve dinî duygulardan kurtulması asla kitabî bir eğitim sorunu değildir. Modern kapitalist toplum da dahil dinin kökleri esas olarak toplumsaldır. Lenin’in de dediği gibi, emekçiler, onlara doğa olaylarından çok daha korkunç acılar yaşatan kapitalizmin kör güçleri karşısında çaresizliğe kapılmakta ve dini bir sığınak olarak görmektedirler.

    Marksistlerin din konusundaki tutumu, onu yaratan ve her gün yeniden üreten toplumsal koşullara karşı girişilecek devrimci sınıf mücadelesinin çıkarlarına ve gereklerine tâbidir. Bu nedenle de tutumumuzu belirleyen ve güdüleyen şey entelektüel-bilimsel kaygı ve saplantılar değil, sınıf mücadelesini zayıflatan toplumsal engellerin (ulusal, dinsel, ırksal, cinsel ayrımcılık ve önyargıların) ortadan kaldırılması gereğidir. Tam da bu nedenle, Marx’tan önceki materyalistler dine karşı savaşa saplanıp kalırlarken, “aslolan dünyayı değiştirmektir” diyen Marx, dini besleyen koşullara, yani kapitalizme karşı mücadeleyi öne çıkarmış ve bu savaşta işçi sınıfını bilinçlendirmeye ve örgütlemeye girişmişti.

    Din, bir kez egemen sınıfların devletinin resmi dini haline getirildiği ve kurumsallaştırıldığı andan itibaren, hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, mülk sahibi sınıfların egemenlik ve düzeni koruma aracı olarak iş görmeye başlamıştır. Kapitalist düzenin ideolojik aygıtlarından yayılan din propagandasının anlamı da gayet açıktır: düzene karşı çıkma, boyun eğ! Son tahlilde egemen sınıfın denetiminde olan, şu ya da bu ölçüde onun tarafından finanse edilen dinî kurumlar, emekçilerin eşitsizliğe, sömürüye ve baskıya kölece boyun eğmelerini sağlamak için kullanılır. Egemen sınıflar, dini kullanarak, emekçileri, verili durumu kabullenmeye, onun değişmez ve ebedi olduğuna inanmaya ve daha güzel bir dünya umutlarını bir kenara bırakarak hayali cennetlerle avunmaya zorlarlar.

    Din, yalnızca egemen sınıfın, onun siyasetçilerinin ve din adamlarının vaazlarıyla sınırlı bir şey değildir. Din aynı zamanda, birey olarak insanın doğa karşısında olduğu kadar sömürücü toplum düzeni karşısındaki çaresizliğinin, doğa güçleri hakkındaki bilgisizliğinin ve korkusunun da dışavurumudur. Yani din, dehşete kapılan insanın günlük yaşantısı içerisinde kendiliğinden yeniden ürettiği bir çaresiz yakarış, beyhude bir umut arayışı ve başkaldırıdır aynı zamanda. Marx bunu şöyle anlatıyor: “Dinî sıkıntı, hem gerçek sıkıntının dile getirilişi, hem de gerçek sıkıntıya karşı bir başkaldırıdır. Ezilen kulun iç geçirmesidir din, taş kalpli bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir toplumsal durumun ruhudur.”

    Gerek Marx ve Engels gerekse de Lenin baskıcı, yasakçı ve dayatmacı politikalara her zaman karşı çıkmışlardı. Lenin dönemi Bolşevik tarzda, kitlelerin dini duygularına ve inançlarına karşı, duyarlı, hassas ve özenli bir yaklaşımı görürüz. Bolşeviklerin 1918’de kabul ettikleri parti programında, emekçilerin dinsel önyargılardan kurtarılması için mücadele ederken, “müminlerin duygularını incitmekten özenle kaçınmalıyız, çünkü böyle bir yöntem ancak dinsel fanatizmin güçlenmesine yol açabilir” deniliyordu. Aynı yıllarda kaleme alınan ve parti okullarında temel eğitim kitabı olarak kullanılan Komünizmin ABC’si adlı kitapta ise, bu mücadele “enerji ve kararlılığın yanı sıra, sabır ve anlayışla yürütülmelidir” denilmekteydi. “Saf kalabalıklar duygularını incitecek şeylere çok hassas” olduklarından, “kitlelere ateizmi zorla kabul ettirmeye çalışmak, dinsel uygulamalara zor kullanarak müdahale etmek, halkın saygı duyduğu şeyler ile alay etmek” bu mücadeleye “yardımcı olmayacak, aksine onu engelleyecek”ti. Ama Sovyet devleti içinde gitgide ilerleyerek Lenin’in ölümünden sonra hız kazanan bürokratik karşı-devrim, tüm diğer alanlarda olduğu gibi din alanında da Marksist politikaları terk etti. 1927’den itibaren özellikle kırsal kesimde camiler ve kiliseler kapatıldı, birçok geleneksel ve dinsel ibadetlerle birlikte dinsel basın yayın ve eğitim faaliyetleri de yasaklandı. Güya kadınların kurtuluşunu sağlamak adına, özellikle Müslüman halkların yaşadığı bölgelerde yoğunlaşacak şekilde, tesettür başta olmak üzere geleneksel ve dinsel değerlere karşı dayatmalarla, zorlamalarla, sürgünlerle Hücum adlı bürokratik ve despotik bir kampanya yürütüldü. Gerek Sovyet bürokrasisinin gerekse de emperyalist ideologların çabalarıyla bu politikalar Marksizme ve genel olarak sosyalist dünya görüşüne mal edildi. Sonuç, İslam dünyasında Mark*siz*me ve komünizme karşı bir antipatinin gelişmesi oldu. Bu durum, komünist hareketlerin Müslüman ülkelerde zayıf kalmasının tarihsel nedenlerinden biri olarak rol oynamıştır.

    Laiklikten ne anlaşılmalıdır?

    Marksistler, devletin, dini insanların kişisel bir sorunu olarak görmesini talep ederler. Bunun anlamı, herkesin istediği dine inanmakta ya da hiçbir dine inanmamakta serbest olmasıdır. Dinsel inancı ya da inançsızlığı nedeniyle hiç kimse ayrımcılığa, baskıya, aşağılanmaya vb. tâbi tutulmamalıdır. Marksizm devletin din üzerindeki her türlü yasaklamasına karşıdır: Başkasının haklarını gasp etmek anlamına gelmediği sürece hiç kimse dinî inançlarının ya da inançsızlığının gereğini yerine getirmekten alıkonamaz. Herkes inançları gereği şu ya da bu şekilde giyinme hakkına sahip olmalı ve bu tercihinden ötürü kamusal haklarından hiçbir şekilde yoksun bırakılmamalıdır (Türban yasağı gibi yasaklamaların egemen sınıfın hem laik geçinen hem de dindar kesimlerince, gündem saptırmak ve emekçilerin dikkatini kendi acil sınıfsal çıkarlarından uzaklaştırmak için nasıl ikiyüzlüce kullanıldığı apaçık ortadadır). Aynı şekilde hiç kimse bir dine ya da onun bir mezhebine vs. inanmaya ve o inançların gereklerini yerine getirmeye de zorlanamaz.

    Bizler tutarlı ve gerçek laikliği savunuruz. Bunun anlamı devletin din işleri ile hiçbir ilişkisi olmaması ve aynı şekilde dinî öğelerin de (dinî eğitim, dinî kurallar, törenler, ritüeller vb.) devletin işlerinde yeri olmaması demektir. Devlet tüm dinlere ve onların tüm mezheplerine eşit mesafede durmalıdır. Hiç kimse dinî inanışını açıklamak zorunda değildir, bu nedenle resmi belgelerden kişinin dinî inancını belirten tüm ibareler çıkarılmalıdır. TC gibi lafta laik bir devletten değil gerçekten laik bir devletten ve toplum düzeninden bahsediyorsak, en temel ilke, devletin hiçbir resmi ya da yarı-resmi dinsel kurumunun olamayacağıdır. Oysa bugün Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, il müftülükleri vb. gibi devlet kurumları aracılığıyla resmi bir din yaratılmakta ve din devletin denetimi altına sokulmaktadır.

    Devlet dinden ve dinsel hayattan tümüyle elini çekmeli, resmi, yarı-resmi ya da gayri resmi dinsel kurumlara bütçeden pay ayırma ve vergi indirimi uygulamalarına son verilmeli, dinsel kurumlara aktarılan bütün ödenekler kesilmeli ve din işlerinin örgütlenmesi ve finansmanı bütünüyle cemaate terk edilmelidir. Belli bir dine inananlar ibadethanelerini yapmakta da, dinsel işlerini yürütecek din adamlarını seçip görevlendirmekte de bütünüyle serbest olmalı ve bu tür işlerin giderlerini kendi gelirlerinden yapacakları bağışlarla sağlamalıdırlar. Devletin, herkese kendi anadilinde, bilimsel, demokratik ve laik içerikli parasız eğitim sağlama görevi vardır. Laik bir eğitim sisteminde devlet okullarında ister seçmeli ister zorunlu olsun din dersine yer verilemez; devlet imam-hatip liseleri gibi dini eğitim veren okullar açamaz. Çocuklarına dini eğitim aldırmak isteyen ebeveynler bunu kendi gelirlerinden yaptıkları bağışlarla organize ve finanse edecekleri özel eğitim kurumlarında diledikleri gibi yerine getirme hakkına sahip olmalıdırlar.

    Din sorununda özenli tutum

    Komünistlerin devletin dini kişisel bir sorun olarak görmesini talep etmeleri, kuşkusuz bizlerin dinî boş inançlara, dinî önyargılara ve dinî ayrımcılığa karşı mücadele etmeyeceğimiz anlamına gelmez. Ancak bu mücadele yasaklamalarla yürütülemez, çünkü dinî inanışlar yasaklarla yok edilemedikleri gibi onları güçlendirmenin en kolay yolu dini devlet baskısı altına almaktır. Bu gerçek Engels tarafından çok açık bir şekilde dile getirilmişti. Paris Komünü sırasında kimi anarşistler dini resmi olarak yasaklayan kararnameler önermeye kalkışmışlardı. Engels, küçük-burjuva devrimciliğine has bu “en radikal olduğunu gösterme” hastalığıyla alay ederek bu önergelerden biri hakkında şunları söylüyordu: “İnsanların bir fetvayla tanrısız olmalarını isteyen bu kâğıdı imzalayan iki Komün üyesi, ilkin, bir sürü şeyin kâğıt üzerinde emredilmesine rağmen hayata geçirilemediğini, ikinci olarak da, istenmeyen inançları sağlamlaştıracak en iyi aracın kovuşturma olduğunu öğrenebilmek için yeterince fırsat bulmuşlardır. Kesinlikle söylenebilir ki, bugün Tanrıya yapılacak en büyük yardım, tanrısızlığı bir inanç maddesi haline sokmak ve dini genel olarak yasaklamak”tır.

    İşçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından dine ilişkin iki temel somut sorun vardır: 1) resmi dinin emekçilere vaaz ettiği itaat, şükür ve mücadeleden uzak durma yaklaşımı, 2) emekçi kitlelerin dinsel ve mezhepsel temelde bölünmesi. Marksizmin pratik mücadele içinde din sorununa yaklaşımı, bu engellerin doğru taktikler, yöntemler ve uygun bir üslupla bertaraf edilmesine dönüktür. Bu alanda, çok hassas, dikkatli ve özenli olmak zorundayız. Dinin, kendisini var eden ve her gün yeniden üreten toplumsal nesnel koşullar ortadan kalkmadıkça varlığını ve etkisini sürdüreceği bilinciyle hareket etmeliyiz. Emekçi kitlelerin dinin etkisinden tamamen kurtuluşları ancak onu var eden toplumsal koşulların tümüyle ortadan kaldırılacağı, böylece sığınacak bir liman arayışlarının da gereksizleşeceği ve nesnel koşullarının oluşmasına bağlı olarak nihayet hayatın her alanında gerçek bir aydınlanmanın sağlanabileceği bir toplumda mümkündür. Bir analoji yapacak olursak, böyle bir toplumda, din ve dinî duygular “ilga edilmez, sönümlenip gider”.

    Bu yüzden komünistlerin asli görevi dine karşı savaş ilan etmek ya da abartılı ve ölçüsüz bir ateizm propagandasına girişmek değil, Lenin’in ifadesiyle, emekçi yığınların, “birleşmiş, örgütlü, planlı ve bilinçli bir yoldan dinin bu [toplumsal] köküne karşı savaşmayı, her türlü biçimleri içerisinde sermaye düzenine karşı savaşmayı öğrenmesi”ni sağlamaktır. Kitle çalışmasında dinî inançları küçümseme, alay ya da espri konusu yapma, hor görme, dayatma ve dışlama gibi tutumlar asla Bolşevik bir yaklaşımla bağdaşmaz. Lenin bu konuya özellikle vurgu yapıyor ve dinî inançlara sahip işçileri devrimci programın esaslarına göre eğitmek üzere mücadele saflarına kazanmanın öneminden söz ediyordu.

    Bolşevikler bu anlayışla hareket ederek, ilk muzaffer proleter devrime önderlik ettiler. Kurulan işçi devletinde de bu anlayışla hareket ederek bakış açılarına sadık kaldılar. Böylelikle Avrupa’dan Çin’e kadar tüm emekçilerin olduğu gibi Anadolu köylüsünden Orta Asyalı göçebelere kadar yoksul Müslümanların büyük bir kesiminin de sempatisini kazandılar.

    1918’de Sovyet anayasası, kilise ile devleti birbirinden, okulu da kiliseden kesin olarak ayırmıştı. Sovyet hükümetinin 1918’de yayınladığı bir kararname ile, Rus Ortodoks kilisesine Çarlık devleti tarafından ödenen 35 milyon rublelik bütçeye ve kilisenin mal varlıklarına el konuldu. Kilise binaları devletleştirildi ve dinî toplanma mekânları olmanın yanı sıra halkın ücretsiz toplantı yerleri olarak da kullanıma açıldı. Çarlık döneminde din adamlarına tanınan zorunlu askerlik hizmetinden muafiyet hakkı kaldırıldı.

    Kilise ile devleti birbirinden kesin olarak ayıran Bolşevik hükümet, bu kararnameyle dinsel özgürlüklerin de güvence altına alındığını açıklıyordu: “Her yurttaş istediği dine bağlı olabilir ya da dinsiz olabilir. Şu ya da bu dinî inanca bağlı olmak ya da hiçbirine bağlı olmamakla ilişkili olan tüm kanuni sınırlamalar kaldırılmıştır. … Toplumsal barışı bozmadığı ve Sovyet Cumhuriyeti yurttaşlarının haklarına tecavüz etmediği sürece dinsel geleneklerin yerine getirilmesi özgürlüğü güvence altına alınmıştır.”

    Lenin, devrim öncesinde savunduğu dine ilişkin tutumunu, proleter devrimden sonra da aynı şekilde sürdürdü. Sovyet devleti din karşıtı ya da ateist olarak ilan edilmedi; devlet dine karışmayacaktı ve laik idi. Dinî önyargılara karşı mücadele etmek partinin göreviydi. Ama Lenin, ateist propagandanın da hassas olması gerektiğine dikkat çekiyordu. Kasım 1918’de şunları söylüyordu: “Dinî önyargılarla mücadele ederken aşırı derecede dikkatli olmalıyız; bazıları dinî hislere saldırarak bu mücadeleye büyük zarar veriyor. Propaganda ve eğitime başvurmalıyız. Bu mücadeleye çok keskin bir biçim vermekle yalnızca halkın huzursuzluğunu arttırırız.”

    Söz konusu olan ezilen Müslüman halklar olduğunda ise Bolşevikler din konusunda çok daha dikkatli davrandılar. Müslüman halklar, ki çoğunluğu Türk dilli halklardı, Sovyet hükümeti tarafından, Çarlık döneminde hem dinsel olarak hem de etnik olarak ezilen bir kategori olarak ele alındı. Bu sorun hem dinî boyutu hem de ulusal boyutu olan bir sorundu. Daha Şubat devriminin ardından Bolşevikler ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını öne çıkarmışlardı. Ekim Devrimiyle kurulan Sovyet hükümetinin ilk kararnamesinde de tüm uluslara özgürlükleri verildi, bağımsızlık hakkı tanındı. Bu durum Müslüman halklar arasında Bolşeviklere yönelik bir sempatinin oluşmasına da yol açmıştı. Müslüman halklar içerisinde öne çıkan reformcu hareketler (Cedidçiler) bu doğrultuda ayrışmaya başlamıştı ve bu hareketlerin en ileri unsurları Bolşeviklerin saflarına kaymaktaydı. Bunun sonucunda Müslüman halkların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde Komünist Partiler kurulmaya ve var olan komünist örgütler büyümeye başlamıştı.

    Ekim Devriminden bir ay sonra 7 Aralık 1917’de “Rusya’nın ve Doğu’nun Bütün Müslüman Emekçilerine” başlıklı bir bildiri yayınlandı. Bu bildiride, Rusya Müslümanlarına, inanç ve örflerinin, ulusal ve kültürel kurumlarının artık özgür kılınacağının ve Sovyet devletinin koruması altında olacağının teminatı veriliyordu: “Çarlar tarafından, Rusya’nın müstebitleri tarafından camileri, ibadethaneleri yerle bir edilmiş, inançları, töreleri ayaklar altına alınmış olan herkes! İnanç, örf ve adetleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız şu andan itibaren serbest ve dokunulmazdır. Kendi milli hayatınızı tam bir özgürlük içinde düzenleyin. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki sizin haklarınız, tıpkı tüm Rusya halklarınınki gibi, devrimin ve onun organları olan İşçi, Köylü ve Asker Sovyetlerinin güçlü koruması altındadır. Bu devrimi ve onun hükümetini destekleyin.” (ak: E. H. Carr, Bolşevik Devrimi, c.1, Metis Yay., s.292)

    Müslüman halklar yıllar boyunca hem Rus olmamalarından kaynaklı olarak hem de dinlerinden ötürü baskı altında tutulmuşlardı ve çoğunluğu son derece geri bir iktisadi gelişme düzeyinde bulunuyordu. Bu halklar gerek kökenleri, dinleri, dilleri ve kültürleriyle gerekse de içinde bulundukları gelişmişlik düzeyiyle Rusya’nın kapitalistleşmiş diğer halklarıyla köklü bir farklılık gösteriyorlardı. 140 milyonluk Çarlık Rusya’sının 30 milyonunu oluşturan bu halklar içerisinde yaklaşık 10 milyon insan, bıraktık kapitalist uygarlığın bir parçasını oluşturmayı, halen göçebe durumunda ve aşiretler temelinde örgütlenmiş bir toplumsal yapıdaydılar. Bu bölgelerde yerleşmiş olan Rus nüfus ise, Çarlığın memurlarından, tüccarlardan ve demiryolu işçilerinden oluşuyordu. Bu Rus nüfus, yerli halkın gözünde olduğu kadar kendilerine biçtikleri rol açısından da ezen ulusu temsil ediyordu. Netice olarak, Lenin döneminde Bolşevikler ezen ulus milliyetçiliğine karşı amansızca mücadele ederken nasıl ezilen ulus milliyetçiliğine toleransla yaklaşmışlarsa, ezilen ulusların dinî inançlarına da diğerlerine gösterdiklerinden çok daha fazla tolerans göstermişler, onlara geniş bir dinî özgürlükler alanı yaratmışlardır.

    Gerek ezilen uluslara gerekse de ezilen Müslüman halkların dinî inançlarına, geleneklerine ve yaşam tarzlarına gösterilen bu tolerans ve aksi yöndeki şovenist tutumlara karşı Bolşeviklerin gösterdikleri acımasızlık bugün de izlenmesi gereken yönteme ışık tutuyor. Dünya devriminin gerilemesiyle tek başına kalan Rus devrimi, Lenin’in ölümünün ardından hızlanan bir süreçte yükselen Stalinist bürokrasinin ellerinde boğuldu. 1928’e gelindiğinde artık karşı-devrim süreci sonuca ulaşmış ve Stalinist bürokrasi iktidarı tümüyle ele geçirmişti. O andan itibaren diğer tüm alanlarda olduğu gibi din konusunda da Marksist çizgi bir tarafa bırakılmış, şovenist, baskıcı, yasakçı bir despotik bürokratik diktatörlük işçi sınıfının ve emekçi halkların tepesine çöreklenmiştir. Lenin, iç savaşın sonlarına doğru 1921’de şu uyarıda bulunuyordu: “Herhangi bir milliyetin bizim halka dinî inançlarından dolayı baskı yaptığımızı düşünmesine ve düşmanlarımızın böyle söylemesine zemin hazırlayacak her türlü davranıştan kesinlikle kaçının.” Stalin döneminde tam tersi yapıldı. Ve bugün dünya burjuvazisi hâlâ kafamıza Sovyetler Birliği döneminde dine uygulanan baskıları kakıyorsa, bunun tek sorumlusu Stalinist bürokrasidir, asla ve asla Leninist-Bolşevikler değil!

    (Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 35, Şubat 2008)
  2. #2
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Exclamation İslam ve Kapitalizm



    İslam ve Kapitalizm
    Kerem Dağlı


    80’li yılların başından beri İslamcı hareketler, Cezayir’den Filipinler’e kadar oldukça geniş bir coğrafyada güç kazanıyor, yoksul işçi-emekçi kitlelerin de dahil olduğu milyonlarca insanı peşinden sürükleyebilen partiler olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu hareketlerin kökleri çok daha gerilere uzansa da, kitleselleşerek iktidar mücadelesine girişecek denli güç kazanmaları özellikle son 25 yıllık dönemde söz konusu olmuştur.

    Daha “Soğuk Savaş” döneminden itibaren, “anti-komünizm” propagandası çerçevesinde emperyalistler tarafından el altından ciddi destek gören İslamcı hareketler, 70’lerle birlikte ABD emperyalizminin hayata geçirmeye başladığı “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında hissedilir biçimde büyümeye ve kitleselleşmeye başladılar. O kadar ki, anılan coğrafyadaki ülkelerin hemen hepsinde İslamcılar iktidar mücadelesine girişmiş ve birkaçında da iktidarı almışlardır. Sonrasında gelişen süreçte ise, İran Devriminin etkileri, SSCB’nin çöküşü, Birinci Körfez Savaşıyla ABD’nin Irak’a saldırısı, Filistin sorunundaki kilitlenme, kriz dolayısıyla Batı’da gelişen yabancı düşmanlığı, ABD’nin yeni düşman olarak İslamı öcüleştirmesi gibi faktörlerin sonucu olarak, İslamcı hareket içinde Amerikan karşıtlığı yaygın bir karakter kazandı. Palazlanan İslamcı güçlerin iktidar mücadelesine girmesi ve dünya çapında yaşanan hegemonya yarışı çerçevesinde farklı emperyalist güçlerin devreye girmesiyle birlikte İslamcılar ABD’nin bölgedeki çıkarları için bir tehdit haline geldiler.

    İslamcı hareket bugün kendini her ne kadar anti-emperyalist göstermeye çalışsa da, bu, yoksul ve ezilen kitlelerin desteğini kaybetmemek için onun kullandığı demagojik bir söylemden ibarettir. Amerikan karşıtlığından öteye gitmeyen sözde anti-emperyalist sloganlar ve ezilen kitlelerin desteğini koruyabilmek için sürdürülen “sol” tandanslı bu demagojik söylem sayesinde, işçi ve emekçi sınıfların sisteme ve bitmek bilmez bölgesel çatışmalara, savaşlara karşı duydukları öfke, ciddi bir sol alternatifin de yokluğu koşullarında, rahatlıkla gerici ve hatta kimi zaman faşizan karakterli İslami hareketlere kanalize edilebilmiştir.

    Yine de İslamcı hareketin temsil ettiği siyasi çizgiyle, yoksul işçi-emekçi kitlelerin beklentilerini ve duygularını birbirinden ayırmak gerekir. Marksistlerin bu iki farklı olguya yaklaşımları da farklıdır. Sorun işçi ve emekçi kitlelerin dini duygularında yahut daha iyi bir dünya özlemi duymalarında değil, bunun ve sisteme duydukları tepkinin yanlış yöne kanalize olmasındadır. Gerçekte İslami ideoloji ya da onun toplum modeli, kapitalizme bir alternatif oluşturabilecek nitelikte değildir ve nitekim iktidara gelen İslamcı hareketler de yoksul ve ezilen kitlelerin ihtiyaçlarını, beklentilerini karşılamamışlardır.

    İslamiyetin kökeni ve ideolojisi

    Dini düşünceler ve öğretiler de tüm diğer fikir akımları gibi içinde bulundukları toplumun nesnel koşullarına bağlı olarak ve toplumun ihtiyaçlarına göre hayat bulur ve şekillenirler. Bu bağlamda İslamiyetin ortaya çıkışı ve gelişiminde de belirleyici olan, ilâhi güçler değil mevcut toplumsal ve tarihsel maddi koşullardır. İslamiyet, 7. yüzyılın ilk yarısında kabile düzeni içerisinde örgütlenmiş tüccar Arap toplulukları arasında ve dönemin büyük ticaret yolları üzerinde bulunan Mekke, Medine gibi kentlerde ortaya çıktı. İslamiyet zamanla, bir yandan dağınık haldeki Arap kabilelerini birleştirerek devletleşmelerini mümkün kılacak, öte yandan temelleri atılan yeni toplumsal yaşantının çerçevesinin ve esaslarının çizilmesini sağlayacaktı.

    Devletleşme sürecinin tamamlanması ve başlangıçta kabile aristokrasisi şeklinde cisimleşen egemenlik ilişkilerinin nitelik değiştirerek kabile şeflerinin devletlû sınıfa dönüşmesiyle birlikte, İslam egemen sınıfın ve onun egemenliğinin aracı olan devletin ideolojisi haline geldi. Bu durum İslamiyetin kurumlaşmasını da sağlamış, Kur’an’ın yazılı hale getirilmesi, yani resmi ideolojinin oluşturulması ve din adamlarının egemen sınıfın bir parçası olarak bürokratik aygıtta yerini alması da bu döneme rastlamıştır. Ayrıca fetihler yoluyla elde edilen ganimetler ve fethedilen topraklarda yaşayan halklardan alınan cizye (vergi-haraç) gelirleri de ciddi boyutlara ulaşarak devletin asli gelir kaynaklarından biri haline gelmiştir. Fetihler ve ticaret yoluyla, çok geniş bir coğrafyaya yayılan İslam uygarlığının Ortaçağda ulaştığı düzey, aynı dönemin feodal Avrupa’sıyla karşılaştırıldığında gerçekten de dikkat çekicidir.

    İslam düşüncesi ve ona bağlı olarak şeriat düzeni de sürekli bir değişim içerisinde olmuştur. Tıpkı diğer dinlerde olduğu gibi, İslam dininde de ilk ortaya çıktığı dönemle egemen sınıfların ideolojisi haline geldiği dönem arasında ciddi farklılıklar vardır. Kendi dönemine göre ciddi bir reform hareketi olduğunu ve ilerici bir karakter taşıdığını söyleyebileceğimiz İslamiyet, pek çok açıdan eski komünal gelenek ve adetleri içinde barındırmaya devam etmiş, içinde bulunulan coğrafyada kendisinden önce etkin olmuş dinlerden ve çeşitli öğretilerden de (özellikle Yahudilikten ve yerel pagan dinlerinden) büyük ölçüde etkilenmiştir. Bunun anlamı eski toplumsal ilişkilerin (barbarlık döneminden kalma komünal ilişkilerin) tamamen ve bir çırpıda ortadan kalkmayıp, en azından bir kısmının sembolik de olsa varlığını devam ettirmesidir. Dolayısıyla İslam dininin ilk müritleri (militanları) ve en başta da peygamber sıfatıyla Muhammed, başlangıçta toplumun ortak çıkarlarını ön plana çıkaran daha “akılcı ve adaletçi” bir İslam fikrinin propagandasını yapmışlardır. Ancak asr-ı saadet dönemi diye adlandırılan devletleşme süreci ilerledikçe, yani hâlâ komünal toplumun kimi alışkanlıklarını yitirmemiş üst-barbarlık düzeyindeki kabile yaşantısından sınıflı ve devletli topluma geçildikçe, bizzat Muhammed’in kendisi daha önce koyduğu kimi kuralları ve alışkanlıkları değiştirerek İslamın asıl işlevini görmesini sağlamıştır. İslam anlayışı, dört halife devrinden itibaren egemenlerin ve devletin ihtiyaçlarına göre defalarca elden geçirilerek revize edilmiştir. Böylece tüm diğer dinler gibi İslamiyet de zamanla egemenlerin çıkarlarına hizmet eden ideolojik bir araç haline gelmiştir.

    Kur’an’daki ayetlerden peygamberin hadislerine ve sonrasındaki din ulemalarının yorumlarına kadar tüm İslam külliyatı ve tarihi gösteriyor ki; İslam dini ve onun öngördüğü şeriat düzeni, kabile yaşantısından devlet düzenine (barbarlıktan uygarlığa) geçen Arap toplumundaki egemenlik ve mülkiyet ilişkilerinin ideolojik ifadesidir.

    İslam anlayışı ve şeriat düzeninde, önceleri kabile şeflerinin, ardından devletin mülkü, mülk sahibi olmayan kölelere ve mevali denilen mülksüz sınıflara karşı sıkı bir şekilde korunmuştur. Allah tüm insanlardan, peygamber diğer insanlardan, onun yakın çevresi olan ehl-i beyt benzeri kimi ayrıcalıklı gruplar geri kalanlardan, mülk sahibi olanlar mülksüzlerden, mülksüzler kölelerden ve nihayet erkekler kadınlardan üstündür. Toplumda kimilerinin zengin-mülk sahibi, kimilerinin ise fakir-mülksüz olması da Kur’an’da yazılı olanlara ters bir durum değildir. Bilâkis “Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” (Al’i İmran 3:27) denilerek mülk sahibi sınıfların meşruiyeti sağlanmıştır. Toplumdaki eşitsizlik bizzat Allah’ın isteği olarak konulduğundan, fakirliğine ve ezilmişliğine isyan etmek Allah’a isyan etmekle eş tutulmuştur: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini de aralarında biz taksim etmişizdir. Onları derece derece birbirlerine üstün kıldık ki birbirilerine işlerini gördürebilsinler.” (Zuhruf:32)

    Halk, yüzyıllar boyunca toplumdaki eşitsizliğin ezeli ve ebedi olduğu, hatta takdir-i ilahi olduğu, yani değiştirilemeyecek bir şey olduğu düşüncesiyle yoğrulmuş ve fani dünyadaki bu çilelere isyan etmeden katlanırlarsa sonunda ebedi öteki dünyada mükâfatlarını alacakları vaadiyle avutulmuştur. Zenginin malını çalan hırsız bu dünyada ve en vahşi biçimde cezalandırılırken, zenginliğinin kaynağı Allah’tan olduğu söylenen mülk sahibi sınıfların işledikleri sınıfsal suçların cezası soyut ve gerçeklik dışı cehennem kavramıyla öteki dünyaya havale edilmiştir. Oysa egemen sınıfların mülkünün kaynağı soyut doğaüstü güçler değil, ezilen ve sömürülen sınıfların son derece somut olan emeğidir.

    Ancak toplumsal eşitsizliklerin takdir-i ilahi denilerek meşrulaştırılmaya çalışılması, bu çelişkilerden kaynaklı sınıf mücadelelerinin üzerini örtememiştir. Asr-ı saadet döneminde bile, bizzat peygamberin kendisi çeşitli isyanları kanla bastırmış, liderlerini sürgüne göndermiş ve öldürtmüştür. İslam tarihi, daha asr-ı saadet devrinden başlayarak kabileler arası çekişmelerin ve iç savaşların, tasfiyelerin, katliamların, şeriat düzeninin tüm totaliter karakterine, uyguladığı iç ve dış şiddete rağmen sayısız mezhebe ve bunların da altında sayısız tarikata bölünmenin tarihidir. Henüz peygamberin sağlığında başlayan siyasi çekişmeler ve çatışmalar, dönemin koşullarına uygun olarak dini kisve altında kendini gösterdiğinden, mezhep ve tarikat kavgaları görünümünü almıştır. İslam tarihinin ilerleyen yıllarında da bu bölünmeler temelinde ayrı devletler kurulmasıyla birlikte çatışmalar nüfuz savaşları biçiminde süregitmiştir. Ayrıca İslam tarihi içinde pek çok kez mevali ve köle isyanları baş göstermiş, ama hepsi de kanlı bir biçimde bastırılmıştır.

    Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi İslami şeriat düzeni, zenginliğin, ayrıcalıkların, servetin belirli ellerde toplanmasının ve mevcut sınıfsal eşitsizliklerin üzerini “mülk Allah’ındır” söylemiyle örterek, toplumsal eşitsizliği ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde meşrulaştıran bir yaklaşımı savunmaktadır. Eşitsizliği böylesine meşru gören bir anlayışın, kapitalizmdeki emek sömürüsüne karşı çıkması nasıl beklenebilir? Nitekim günümüz İslamcılarının anlayışında, işçinin emeğini sömüren patron, kendisine şükredilmesi gereken bir rızk dağıtıcı konumundadır. Zaten bu yüzden, İslamcı ideologların ezilen ve yoksul kesimleri tavlayabilmek için kullandıkları demagojik söylemlerinde öne çıkardıkları kavram “eşitlik” değil “adalet”tir. Modern İslam anlayışına göre toplumsal adaleti sağlayacak mekanizmanın en önemli iki unsuru ise zekât sistemi ve faiz karşıtlığıdır.

    Zekât sistemi, İslamcıların savunduğu gibi her derde deva olmaktan çok uzak ve işin aslı göstermelik bir kurumdur. Eşitsizliği kutsayan, hatta yoksulluğu “zayıflık”, “zillet” (alçalma) sayan İslam anlayışında zekât, zenginlerin sevap kazanmalarının bir yolu ve aracıdır da. Dolayısıyla zekât vermek, köle azad etmek ve sadaka vermek karşılığında sevap kazanılması gibi uygulamalar, aslında eşitsizliğin devamını sağlamaya hizmet etmiştir. Oysa yoksulların kurban kesecek, sadaka verecek, zekât verecek paraları ve mülkleri olmadığından sevap kazanma olanakları da sınırlıdır! Allah’ın insanları neden eşitsiz yarattığı, sınıfsal ayrımlara göz yumduğu ve hatta bunu savunduğu sorgulanmazken, zenginlerin malının 1/40’ını dağıtmaları suretiyle toplumsal adaletin sağlanacağı düşüncesi kuşkusuz ham hayalden ibarettir. En başta şunu söylemek gerekir ki, zekât sistemini zenginlerden alınan bir tür gelir vergisi gibi düşünsek bile azalan oranlı bir vergilendirme söz konusudur. Örneğin 40 koyunu olan biri bunun 1 tanesini zekât verirken, koyun sayısı 120’yi geçince 2, 200’ü geçince 3 ve nihayet 400’e ulaşınca 4 koyun zekât olarak verilir, yani oran başlangıçta %2,5 iken mal arttıkça %1’e düşer.

    Böylesine adaletsiz bir sistemin yoksulluğu ortadan kaldıracağı düşüncesinin temelsizliğini göstermek için bir örnek de günümüzden verilebilir. 2004 yılı verilerine göre ve yaklaşık rakamlarla, nüfusun zekât vereceğini varsayabileceğimiz en üst gelir grubuna mensup %20’lik tabakası toplumsal gelirin %60’ını almakta ve zekâtı alacak taraf olan en alt %20’lik tabaka ise %3’ünü almaktadır. Bu durumda en üst tabakanın vereceği zekât sonucu, en fakirin aldığı pay %4,5’a çıkacak, en zengin tabaka ise %58,5 olarak kalacaktır. Sınıflar arası uçurumun böylesine ilkel ve göstermelik bir yolla aşılması mümkün müdür? İşte İslamın sağlayabildiği adalet bu kadardır!

    İslamda faizciliğin yahut tefeciliğin hoş görülmemesinin tarihsel kökeninde ise, nüfuzu ve ekonomik gücü artan Yahudi tüccar ve tefecilerin etkisinin kırılması isteği yatar. Dolayısıyla burada insani veya ahlâki bir kılıf aramaya gerek yoktur. Üstelik bu coğrafyada faiz daha önce de zaman zaman yasaklanmıştır. Gerilere gidilecek olursa, Hammurabi kanunlarından tutun da firavunlar devri Mısır’ına kadar pek çok eski uygarlıkta bu tür uygulamalar yer almıştır. Tümünde amaç kurulu düzenin çıkarlarının korunmasından ibarettir ve modern İslamcıların faize karşı çıkmalarının ardında yatan gerçekler de çok farklı değildir.

    Onlar enflasyonist politikalardan ve yüksek faizli kredilerden canı yanan orta sınıfların sözcülüğüne soyunarak sermayenin daha güçlü kesimleri karşısında siyasi ve maddi güç toplamaya çalışmaktadırlar. Asıl amaç faizden farklı gösterdikleri kâr payı ve benzeri uygulamalarla bu kesimlerin sırtından kendi sermayelerini arttırmaktır. Oysa kapitalizmde sınai kâr, ticari kâr, faiz ve rant (kira gelirleri) emeğin sömürüsüyle elde edilen artı-değerin farklı biçimleridir. Sorun “paradan para kazanma”nın kötülüğü ise, gerçek şu ki, kapitalist toplumda emekçiler dışında herkes “paradan para kazanır.” Dolayısıyla faiz ne kadar haramsa, her türlü sermaye kazancı da o kadar haram olmalıdır. Fabrikatör olmaktan ya da ticaretle uğraşmaktan tutun da, miras parası yemek, sermaye payı diye kâr payı almak veya hisse senedi almaya kadar birçok şeyin bu kapsama girmesi gerekir. Oysa bunlara karşı çıkmak kapitalizme karşı çıkmak demektir ve İslamcıların yapmadığı şey de budur.

    Kısacası İslami anlayışta kapitalist sömürüye karşıt bir öz yoktur. İşçinin emeğinin sömürülerek kâr elde edilmesinde, zenginliğin bir avuç kapitalistin elinde birikmesinde, insanlığın yoksulluk ve zenginlik temelinde giderek artan oranda kutuplaşmasında ilke olarak İslamcılara ters gelen bir şey yoktur. Aksine tüm bu olup bitenler takdir-i ilahidir, yani Allah’ın isteğidir. Bu duruma isyan etmek Allah’a ve onun buyruklarına karşı gelmektir. Müslüman kişi durumuna isyan etmeyip, haline şükretmeli, Allah’ın kendisini sınamak için uygun gördüğü cefaya katlanmalı ve ahrette alacağı mükâfatı hayal etmekle yetinmelidir; bu arada varsın bir avuç burjuva bu dünyada kendileri için kurdukları cennette gününü gün etsin, ne çıkar!

    İslam alternatif midir?

    Tarihsel olarak çok farklı bir dönemin ve koşulların ürünü olan İslam anlayışının ve şeriat düzeninin kapitalizme alternatif olup olamayacağı bir tarafa, modern İslami hareket, varolduğu ve geliştiği tüm ülkelerde mevcut iktidarlarla ne ölçüde karşı karşıya gelirse gelsin, sol hareketin ve işçi sınıfının mücadelesinin bastırılmasında etkili ve gönüllü bir rol oynamıştır. Aynı coğrafyada 12 yüzyıldır hüküm süren İslamın pratiği bir yana, sadece İran ve Suudi Arabistan’da yaşanan deneyimler bile İslamın sınıflı toplumlara yahut kapitalizme ne ölçüde alternatif olabileceğinin göstergesidir. İslam her dönem egemenlerin hizmetindeydi. Neredeyse tüm örneklerde İslamcı hareket, siyasi tabanını emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı yıkımdan ürken küçük-burjuvaziden ve yoksulluğun, sefaletin pençesinde kıvranan işçi-emekçi sınıflardan oluştursa da, esas olarak burjuvazinin çıkarlarını yansıtmış ve daha çok da onun geleneksel ve gerici kesimlerinden destek görmüştür. Suudi Arabistan, Afganistan, İran, Sudan benzeri örnekler üzerinden de görüldüğü gibi, bir siyasal doktrin veya toplum projesi olarak İslam düzeni, olsa olsa baskıcı, totaliter ve gerici bir sistemdir.

    İslami söylemin “popülist” içeriği ve İslamcı partilerin kullandığı geleneksel retorik, asıl olarak kapitalizmin yıkıma uğrattığı küçük-burjuvazinin geçmişe duyduğu özlemi tatmin etmeye yöneliktir. Örneğin günümüzde bazı İslam ideologlarının temel sloganı olan “asr-ı saadet dönemine geri dönme” ütopyası bu nesnelliğin bir yansımasıdır. Yoksa yüceltilen asr-ı saadet döneminde bile, fakirlik, eşitsizlik ve sefalet varolduğuna göre, ne cehennem azabı korkusu ve ne de adil bir halifenin Kur’an’a harfiyen uyarak kuracağı şeriat düzeni egemen sınıfların baskı ve sömürüsünü ortadan kaldırabilir. İslamcı siyasetin amacı sınıflı toplum düzenini ortadan kaldırmak olmadığından, İslamcı ideologlar tarafından sürekli olarak vurgulanan nokta, işçi-emekçi sınıfların toptan kurtuluşunu sağlayacak toplumsal bir devrim değil kültürel ve siyasal yeniden yapılanmadır. İslam ideolojisi, sorunların üzerini örterek kitleleri emperyalist-kapitalist sisteme karşı gerçek bir mücadeleden alıkoyar ve onlara kötülüğün asıl kaynağının kapitalizm değil de insanların İslama uygun bir yaşantı sürmemesi olduğunu söyler. İslamcı ideologların pek çoğuna göre toplumun İslam düzeninden, yani şeriattan sapmasının asıl sebebi dış güçlerdir. Statik İslam toplumunu çözerek onu değişime zorlayan emperyalist-kapitalist sistemin bu etkisi mutlaklaştırılarak, düşman yabancı emperyalistler veya yabancı dil konuşan, yabancı dinleri kabul eden, geleneksel yaşam tarzına sadık kalmayan, yani yabancıların etkisinde kalanlar olarak sunulur. Erbakan’ın meşhur “Batı taklitçileri” deyişiyle özetlediği gibi, sorun daima bu şekilde çarpıtılır.

    Modern İslamın nasıl bir toplum düzeni öngördüğünün anlaşılması bakımından belki de en güzel örnek İslamcı hareketin Türkiye’deki gelişim çizgisi ve izlediği politikalarıdır. 600 yıllık Osmanlı döneminde ve onun öncesinde İslamiyet, devletin resmi ideolojisini ve şeriat düzeni de hukuksal yapıyı oluşturmuştur. Ancak burjuva TC’nin kuruluşundan bu yana Kemalist-laik egemen çizgi ile İslamcı çizginin yıldızı pek barışmamış, MNP-MSP süreci ile partileşen hareket en sonunda AKP’nin işbaşına gelmesiyle önemli aşama kaydetmiştir. AKP ciddi farklılıklar barındırsa da sonuçta bu çizginin modern kapitalizm koşullarında geldiği yeri temsil etmektedir. ‘80 öncesindeki gelişmeler bir yana bırakılacak olursa, özellikle 28 Şubat’ta Erbakan liderliğindeki RP’ye vurulan darbe ve sonrasında yaşanan süreçte “laiklerle” dinci kesim arasındaki çatışma artarak devam etmiş, nihayetinde AKP’nin iktidara gelmesiyle de farklı bir boyut ve içerik kazanmıştır.

    70’li yıllarda kendini “küçük ve orta çaplı işadamlarının temsilcisi” olarak gören Erbakan’ın ortaya attığı “adil düzen” tezinin özü; devletçi bir kalkınma modelinin öne çıkartılması, küçük ve orta burjuvazinin ucuz krediler ve diğer devlet olanaklarıyla büyüklere karşı korunması ve güçlendirilmesinden ibaretti. “Adil düzen” programında işçi sınıfının çıkarlarına hitap eden ciddi hiçbir madde yoktu. Nitekim MC hükümetleri dönemindeki icraatları da bu partinin gerçek yüzünü göstermeye yetmiştir. Erbakan, bir yandan egemen sınıfa, yükselen sınıf mücadelesinin önünü İslami ideolojiyle kesebileceği mesajını verirken, öte yandan burjuvazinin orta kesimlerini oluşturan Anadolu sermayesini de, tekelci İstanbul burjuvazisiyle karşıtlık temelinde peşine takmaya çalışıyordu.

    MNP-MSP çizgisinin temsil ettiği “yeşil sermaye” daha 70’li yıllarda sahnedeki yerini aldı ve Arap-İslam ülkeleriyle geliştirilen ekonomik ilişkilerden, özellikle de Suudi Arabistan menşeli “Rabıta”dan hatırı sayılır krediler alarak ve siyasi gücü sayesinde devletten nemalanarak hızla gelişti. Ve kısa sürede tekelci sermaye çevreleri arasında kendisine de bir yer açabileceğinin sinyallerini vermeye başladı. 90’lı yılların sonlarına gelindiğinde “yeşil sermaye” ülkedeki toplam mevduatın %3’ünü kontrol edebilecek kadar serpilmişti. Böylece aynı siyasi çizginin devamı olan RP-SP ve AKP de artık büyük burjuvazi karşısında taşralı sermaye grupları adına temsili adalet arayan bir kesimin değil, uluslararası ilişkilere, bankalara, fabrikalara, finans kurumlarına sahip olan tekelci burjuvazinin bir kesiminin temsilcisi haline gelmişti.

    1994’teki yerel seçimlerde belediyelerin birçoğunu kazanan RP’li belediye başkanlarının ilk icraatları sendikalı işçilerin örgütlülüğüne saldırmak ve belediye iştirakli işletmeleri özelleştirerek sendikal örgütlülüğe darbe vurmak oldu. Diğer taraftan baskı ve tehditlerle sendikalı işçileri Hak-İş’e bağlı sendikalara üye olmaya zorladılar. Sınırsız ve ücretsiz mesailerle, keyfi görev değişiklikleriyle çalışanların hakları gasp edilmeye başlandı. Yine bu dönemde işten atılmalar ve sürgünler gündeme geldi. İhlas Holding, Kombassan gibi kuruluşlar halktan ve yurt dışında çalışan işçilerden topladıkları milyonlarca doları bulan paralarla dev sermaye kuruluşları haline gelirken, yıllar geçmesine rağmen bu paraların ne kendisi ne de “kar payı” işçilere geri ödendi. İktidarları döneminde birçok grevi yasadışı ilan ederek işçi sınıfının hak arama mücadelesini engellediler. İşçilerin kazanılmış haklarını budayan İş Yasası yine bu hükümetler döneminde yasalaştı. Şimdi de sosyal güvenlik ve emeklilik sisteminin budanması veya tasfiye edilmesi gündemde.

    AKP’nin ekonomik ve politik programı, adeta, İslamcı hareketin işçi sınıfına yaptıklarının ve yapacaklarının teminatı gibidir. İzlediği neo-liberal ve işçi düşmanı politikalarla AKP, modern İslamcılığın en yetkin temsilcisi ve evrilebileceği son nokta olarak görülmelidir. AKP her şeyden önce İslam düşüncesinin ve şeriat düzeninin kapitalist sisteme uymayan tüm ideolojik ve politik fazlalıklarından kurtulmuş ve burjuvazinin güvenini de ancak böyle kazanabilmiştir. Dolayısıyla onun nezdinde İslamcılık önemli ölçüde içi boş bir kabuğa ve arada sırada siyasi oy kaygısıyla tekrarlanan bir söyleme dönüşmüştür. Bu süreçteki evrimi, en radikal biçimlerde başlasa da İslamcılığın kapitalizm altında ulaşabileceği yerin ne olacağını göstermiştir.

    AKP örneğinden de anlaşılacağı gibi İslamiyetin kapitalizme bir alternatif oluşturmadığı ve oluşturamayacağı açıktır. Zaten çağdaş şeriatçıların dikkate alınabilir olanları, genel olarak İslami toplumun sınıflı karakterini kabul ederek, İslamiyeti kapitalizme alternatif bir sistem olarak değil, insanları kapitalizmin zararlı etkilerden koruyacak bir rehabilitasyon aracı olarak ele almaktadırlar. Gerçekten de tüm kurumsal dinler gibi İslam dininin temel özelliği de sınıflı toplumların bir ürünü olması ve hizmet ettiği egemenlerin çıkarlarını korumak adına halkı uyutan bir afyon işlevi görmesi olmuştur. Burjuvazi, kendi sınıf egemenliğini gözlerden saklayabilmek ve onları sınıf mücadelesinden alıkoymak için, kitlelerin dini duygu ve inançlarını bir örtü olarak kullanıyor.

    Bu bağlamda Marksistlerin din konusundaki yaklaşımlarıyla, burjuvazinin ikiyüzlü laiklik anlayışının ayrımını netleştirmek gerekir. Burjuvazi siyaset sahnesindeki yerini alabilmek için yüzyıllar boyunca din kurumlarıyla mücadele etmiştir. Fakat yine aynı burjuvazi, bir kez iktidarını sağlama aldıktan sonra din afyonunu işçi sınıfını uyutmak için kullanmaktan da çekinmemiştir. Din, kitleler nezdindeki etkisi ve yaygınlığıyla istisnasız tüm kapitalist devletlerde burjuvazinin asla vazgeçmeyeceği bir ideolojik araç durumundadır. Bu yüzden Marksistlerin en temel sloganı, devletin din işlerinden elini çekmesi ve dinsel kurumların devlete bağlı olmaması yönündedir. Din kurumları devlet tarafından desteklenmemeli, din eğitimi zorunlu müfredattan çıkartılmalıdır. Din, baskı ve ayrımcılık aracı olmaktan çıkartılmalıdır. Herkes istediği dini savunmakta ya da dinsiz olduğunu açıklamakta özgür bırakılmalıdır. Din kişisel bir sorun olarak, herkesin vicdanına ve cemaatlere bırakılmış bir mesele olarak görülmelidir.

    Kuşkusuz işçi sınıfının dini duygularından ve boş inançlardan kurtulması basit veya bugünden yarına halledilebilecek bir sorun değildir. Din ve benzeri her türden burjuva ideolojisinin hayat bulduğu nesnel koşullar değişmedikçe, din hakkında söylenecek sözlerin ya da koyulacak yasakların kitlelerin kafasından bu inancı söküp atması olanaksızdır.

    Marksistlerin görevi, tek tek bireylerin dini duyguları ile uğraşmak değil, onları mücadeleden alıkoyan ve dini duygularını sömüren İslamcı hareketin sermayenin çıkarlarını savunan gerçek yüzünü teşhir ederek, işçi sınıfını bir bütün olarak sosyalizm mücadelesinin saflarına çekmektir.

    İslamiyetin ve diğer dinlerin bugün hâlâ kitleler nezdinde kabul görmesinin ve daha da önemlisi bir kurtuluş kapısı olarak algılanmasının en büyük nedeni, insanların kapitalizmin gücü ve baskısı karşısında kendisini çaresiz hissetmesidir. Oysa ne İslam ne de bir başka dinsel toplum düzeni işçi ve emekçi kitlelerin sorunlarına çözüm getirebilir. Her türden kötülüğün, acının, sefaletin ve eşitsizliğin kaynağı olan kapitalist sistemi ortadan kaldırmadıkça işçi sınıfının kurtuluşu mümkün değildir. Kapitalizmin tek alternatifi işçi sınıfının kendi elleriyle kuracağı sosyalist bir dünyadır.

    (Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:11, Şubat 2006)
  3. #3
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Exclamation İran İslam Emperyalizmi



    Humeyni devletin karakteri ne olmalı sorusunu referandumla halka soracağnı açıkladı. Ancak çoğu kesimin sonunu göremediği referandumda devletin karakteri iki soruya indirgendi: 'İslam Cumhuriyeti mi", yoksa "Şah'ın monarşist diktatörlüğü mü?"Bu Humeyni tarafından düzenlenmiş bir tuzaktı ve büyük çoğunluk bu tuzağa düştü.

    Referandumda 20 milyon kişi İslam Cumhuriyeti'ne "evet" dedi. Hayır diyenlerin sayısı ise sade 140 bin kişi oldu. Böylece halk, Şah monarşisi karşısında demokrasiyi seçiyorum diye mollaları ve İslam cumhuriyetini seçti...

    Bu seçimin hemen ardından ilk olarak kadınlara baskı uygulandı. "İslam kıyafeti emperyalizme karşı en tesirli silahımızdır" diyen Humeyni, kadınların çarşaf giymesini zorunlu kıldı. Çarşaf giymeyen kadınlar işten atıldı, sokaklarda dövülüp cezalandırıldı.

    4 Kasım'da Amerikan Büyükelçiliği işgal edildi ve Amerika Birleşik Devletleri 'emperyalizmin başı' , 'şeytan' ilan edildi. Günlerce elçilik önünde gösteriler yapıldı. Elçiliğin işgali sol kesim tarafından da emperyalizme karşı geliyoruz diyerek destekledi. Bu fırsattan yararlanan mollalar, önce kendilerinin egemen olamadığı üniversiteleri kapattı ve bir adım sonrasında da, Bazargan hükümetini emperyalizmin ajanı olarak suçlayıp tasfiye etti.

    Buradaki işgalin amacının gerçekten emperyalizm karşıtlığı olup olmadığını ise yıllar gösterecekti. İşgal aylarında Amerika Birleşik Devletleri'nde seçimler vardı ve iktidarda Carter bulunmaktaydı. Cumhuriyetçi Parti'nin adayı ise Reagan'dı. Reagan 1980'de Humeyni'yi bizzat telefonla aramış ve seçimler bitene kadar elçiliğin işgalini bitirmemesini talep etmişti. Nitekim seçimlere iki gün kala Humeyni işgali bitirmek için bazı isteklerde bulundu. Ama iki gün sonra iktidarda Reagan vardı ve elçilik işgali sona erdi.

    Bu arada İslam devrimi, işçi sınıfı üzerinde ve sokaklarda şiddet uygulamaya başladı. Artık iktidar mollalardaydı. Sol ve ulusal cephe durumu kavradığında, ne yazık ki geç kalmıştı. "Halkın mücahitleri" başarısız bir ayaklanma gerçekleştirdi. Mollalar ayaklanmayı bastırdılar ve işçilere gözdağı vermek için bir günde 165 kişiyi idam ettiler.

    İran bir anda iç savaşın eşiğine gelmişti. Ülke peş peşe idamlarla sarsılıyordu. Bir günde 200 kişinin ismi birden yayınlanıyor ve asılarak idam edilecekleri açıklanıyordu. 28 haziran 1981'de 'halkın mücahitleri'nin düzenledikleri bombalı saldırı sonucunda, aralarında 14 bakan ve 27 meclis üyesinin bulunduğu 74 kişi öldü. 30 ağustos 1981'de düzenlenen ikinci saldırıda ise yeni cumhurbaşkanı ve başbakan öldürüldü.

    Mollaların terörü bu olaydan sonra çığrından çıktı. 'Devrim muhafızları" ve Hizbullah sokaklarda rastgele ateş açmaya, insanları keyfi bir şekilde kurşuna dizmeye başladı. Nitekim birkaç ay içinde idam edilenlerin sayısı 10 bini aştı, tüm ulusal hareketler bastırıldı, grevler yasaklandı, şuralar ve komiteler dağıtıldı ve devrim İslam karşı-devrimiyle son buldu.

    İslam karşı-devrimiyle ekonomik hayat burjuvazinin çıkarları temelinde yapılandırıldı.İşçi sınıfı örgütlenme hakkını kaybetti. Açlık ve sefalet yaşamın bir parçası olurken, sınıfsal çelişkiler derinleşip kökleşti.

    Toplum şeriat tarafından etkisiz hale getirildi .Kitlesel katliamlara girişildi, politik mahkumlar toplu halde idam edildi. Kadınlara uygulanan cezalar ve idamların kitlelerin önünde yapılması, toplumu ve emekçi sınıfları sindirip bastırmaya yönelik bir gözdağı olarak kullanıldı.

    Bugün şeriat, İran'ın gelişiminin önünde ciddi bir sorun olarak duruyor. Rejimin korunmasına yönelik çabaların bir parçası olan nükleer çalışamalar uluslararsı arenada kaygıyla izleniyor ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden İran'a karşı birer birer yeni yaptırım paketleri çıkıyor. Bu yaptırım paketlerinin içerisinde yer alan ambargolar ise hem iş adamları hem de halk açısından karşılanması zor kayıplara neden oluyor. Halkın büyük çoğunluğu şeriatı istemese de rejim, Devrim Muhafızları tarafından sıkı sıkıya korunuyor. 1979 devrimiyle islam cumhuriyeti haline gelen İran'da sesini yükseltmenin bedeli çoğu zaman halk önünde idam edilmek oluyor.
  4. #4
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Exclamation İran´daki Sınıf Mücadelesinin Tarihi


    Şah ve molla karşıtları

    İran´daki sınıf mücadelesinin tarihi


    Fanatik kitleler -sakallı Ayatullah taraftarları ve tesettürlü kadınlar- dinsizlere ölüm, şehitlik mertebesine ulaşma ve “kutsal savaş” naraları atıyorlar. Kışkırtılmış kitlelerin alkışları altında eller kesilmekte, aileyi parçalayanlar taşlanmakta, kırbaçlanmakta; tam da barbar doğunun tipik oryantal despotizmi.

    Körfez savaşından dolayı islam dini hakkında yazılan ve onu çok yönlü ve iyi gösteren açıklayıcı makalelere rağmen bu basma kalıp tipler ve benzerleri İran bağlamında gözardı edilemez. Kesin olan şu ki:

    İran “İslam Cumhuriyeti” işkence ve idamların politik yaşamın parçası olduğu, en vahşi ceza usullerine sahip barbar bir diktatörlüktür. Kesinlik kazanmayan bu vahşetin özünün islamdan mı yoksa “geri kafalılık”tan veya “orta çağlık”tan mı kaynaklandığıdır.

    -Çünkü tam da İran toplumunda 20.yüzyılın parçalanmış modern toplumunun çelişkileri vardır.- Artık maddi varoluşuyla İran´ın iç çelişkilerini gözönüne sermenin zamanı gelmiştir. Böyle bir çelişki tabi ki sınıf çelişkisidir.


    İran devriminde sınıflar

    Şah rejimi ´60´lı yıllarda “beyaz devrim” ile o güne değin süregelen büyük toprak ağalarının ve mollaların iktidarını parçaladı ve İran´ı uluslararası sermayenin bünyesine entegre etti. ´70´li yılların ilk yarısına modern, kapitalist sektörün inşasından dolayı iktisadi durumun ani vekısa yükselişi “Boom” damgasını vurmuştu. Bu iktisadi patlama “Boom” ´70lı yılların ortalarında geriye sayışa geçti, çünkü:

    1) Uluslararası tekeller İran´da gelişmiş ülkelerdeki tekellerle dikey ilişkide bulunan ama kendi aralarında yatay hiçbir ilişkisi olmayan yapısal deforme edilmiş ekonomik sistemi uyguladılar.

    2) Şah rejimi petrolden sağladığı gelirin önemli bir kısmını ve sermayeleri verimli alanlara değil, Batılı metropollerde silah alımına yatırıyordu.

    3) Petrolden gelen gelir kesinlikle 1973-74 Arap-İsrail savaşıyla petrol fiyatlarının bir anda bir kaç katına fırladığı gibi sürekli yükselmiyordu.

    Şah rejimi ´70´li yılların başında iktisadi patlama “Boom” sırasında bazı muhalifleri tarafından yenilmez olarak kabul edilirken, artık bir sürü sınıf, hatta pazarı elinde tutan burjuvazinin büyük bölümü de kendisine karşıydılar. Rejim artık sadece tedbirler ve baskılarla varlığını sürdürebiliyordu.

    Devrimin başlangıcında alınan tedbirlerden ve ağır ölüm sessizliğinden rahatsızlık duyan üniversitelerde entellektüeller tarafından daha fazla demokratik özgürlükleri içeren liberal talepler ön plandaydı. Ayaklanmanın bu evresinde ne ekonomik eşitsizlikler ne de din sözkonusuydu. Harekete öncülük yapan liberal burjuvaziydi ve bunlar politik tutukluları savunma komitesi, İnsan Hakları Komitesi, Hukukçular ve Yazar Dernekleri gibi gruplarca harekete geçirilmişti. Devrimin sonraki evresi yoksulların ve altı sınıfların ekonomik ve sosyal taleplerini içererek ve bununla birlikte toplumsal karakterinde radikalleşmeyi beraberinde getirmişti. Alt sınıflar ve ücretli proletarya o zamana değin gözle görülür bir zayıflık gösteriyordu: Sanayi-işçi sınıfı nicelik olarak olağanüstü güce sahipti, fakat tarihlerinin yeni olması nedeniyle hemen hiç savaş tecrübesine sahip değildi ve oldukça az bir örgütlülük düzeyi sergileyebiliyordu.

    İşçilerin büyük kısmı bu veya önceki kuşak kırsal kesimlerden şehirlere henüz göçmüşlerdi. Sendika ve politik parti gibi oluşumlar henüz tam şeklini almamıştı ve bağımlı ve yoksul sınıflara kenetlenmemişti. Tedbirlerle geçen ağır yıllar ve her türlü sendikal örgütlenmenin çekirdek halindeyken boğulduğu devlet terörü muhalefet yapısının oluşmaması için gerekli her şeyi yapmışlardı.

    Sömürülenlerden ve hakları gaspedilenlerden Şah rejimine karşı kollektif bir şekilde ilk baş kaldıranlar bu nedenlerden dolayı işçiler değildi, aksine kırsal kesimlerden büyük şehirlere göçeden, işsiz, şehrin kenar semtlerinde derme çatma gecekondularda, yoksul mahallelerde oturan lümpen proleter katmanlardı. “Manfaz `afin”. Bu katmanların sosyal durumu işçi sınıfından daha kötüydü: Günlük yaşamlarını yaşamda kalabilme mücadelesi biçimlendiriyordu, çünkü rejim her an bu yoksul mahalleleri yerle bir edebilirdi.

    Kırsal kesimin kültürünün etkilediği bu marjinal alt sınıflar üzerinde molların önemli etkileri de vardı. “Beyaz devrim” süresince, yani kırsal alanda feodal yapının parçalandığı, (büyük topraklara sahip olma, toprağa bağlılık), sanayi sektörü için işçi gücünü açığa çıkardığı ´60´lı yılların başında mollaların bir kesimi rejime karşı sert bir muhalefete geçmişti. Şah rejimi karşıtları “sağcı”, çiftçi-feodallerdi, (mollalar toprakların 1/3´üne sahipti), parasız kırdan şehirlere sürülen yoksul kitlelerin bir kısmını da yanlarına çekmişlerdi. Daha 1963 Kum ayaklanması önderlerinden biri de Humeyni´ydi.

    Sosyalist/komünist kitle örgütlerinin olmayışı, gecekondu semtlerindeki yoksulların (mostaz `afin)lerin de onu desteklemesi, şaha karşı liberallerden daha radikal program ve kenar semtlerdeki marjinallere daha fazla umut ve perspektif sunuyormuş gibi görünmesi Humeyni´yi önderliğin başına getirdi. Liberal burjuvazinin en üst kesimi ise yoksulların sosyal taleplerinden korktuğu için Şah rejimiyle yeniden daha sıkı bir birleşme eğilimi gösteriyordu. Aynı nedenlerden dolayı -ekonomik paylaşma korkusu- yine onlar daha sonraları kendilerini “komünizm”den ve aynı zamanda yeni zenginlerden ve Batılı rekabetten koruması için Humeyni´nin yanında yerlerini alacaklardı. Eskiden beri yerleşmiş olan “pazar” burjuvazisi kültürel açıdan da mollara sıkı sıkıya bağlıydı; Şah döneminin sonlarına doğru pazarın %80´i mollaları finanse ediyordu, islam okulları ve 5. ilahiyat yüksek okulu ağını mali açıdan desteliyordu. Böylelikle islamizm gerici ve “radikal” bir “alternatfi” haline geldi. Zaten dincilerin anti-batılı tutmu, solcuların anti-emperyalist ve yerli burjuvazinin milliyetçi karakteri için bir çekim merkezi haline gelmişti. Temmuz 1978´den itibaren ayaklanma eylemi yeni bir biçime bürünüyor ve grev dalga dalga işyerlerini sarıyordu. Fabrikalarda ve üretim alanlarında ulemaların ideolojik etkisi sıfırdı. 1977-78´de fabrikalarda işçilerin kendi örgütlenmeleri olan gizli grev komiteleri gibi organlardan gelme işçi temsilcileri oluşturulmuştu. Bu genel hareketlilik atmosferinin hakim olduğu ve yaygınlaşan hoşnutsuzluk süreci o güne değin uyuşuk duran işçileri de beraberinde sürükledi. Grevler resmi taşımacılık, bankalar, gümrükler gibi işyerleri felce uğratmıştı. Her şeyden önemlisi ise ekonomini nkalbini ihlal etmişti: Petrol ekonomisini Irak´ın petrol üretimi Ekim 1978´den itibaren normalin altında dörtte bir düşüş göstermişti. Grev, bütçenin %80´ini petrol satışından karşılayan rejime günlük 60 milyon dolara mal oluyordu. 26.12.1978´den sonra ise petrolün çıkışına tümden ara verildi.

    Bu anahtar konumuna sah sektörde ekonomik güçlülüğü sayesinde Şah egemenliğine sonuncu ve asıl belirleyici darbeyi vuran işçi sınıfıydı.


    Şah diktatörlüğünün yıkılmasından
    sonraki toplumsal sınıflar

    İslamcılar liberalleri de iktidarlarının ilk aylarında ustaca kendilerine bağladılar. -ve onları Humeyni´nin burjuva olan Bazargani´yi başabakan ataması ile, iktidarın başına getirdiler. Yani burjuvazi devrim sonrası restorasyon politikasında yüksek sorumluluk taşıyordu.

    Bazargan rejiminin ilk ve asıl amacı darbe yemiş devlet aygıtının dağılmasını önlemek, “sosyal düzen”i tekrar kurmak, marksist etkiyi ve tabandan gelen hareketi parçalamak ve devrim ile bağlantılı sosyal ihtilalleri tersinden çevirmek. Bu uygulamalar Şubat´dan Ağustos 1979´a değin sürdü. Bu süre zarfında üniversiteler sürekli tartışmalar sürdürüldü. Semtlerde, fabrikalarda ve kamu idaresinde kendi kendini idare eden organlar olarak konseyler oluşturuldu. Gilan, Kürdistan, Mazandaran ve Fars şehirlerinde köylüler toprak işgalleri gerçekleştirdi. Burjuva rejimi bu “anarşi”ye son verebilmek için tüm gücünü seferber etti. Yeni rejim tarafından ilk ateş geniş bir devrimci hareket için biraraya gelen işsizler ve grev yapan işçilere karşı açıldı. Nerede toprak sorunu başgöstermişse, rejimin ajanları ve islami “devrim bekçileri” büyük toprak ağalarının yanında yerlerini alarak köylüleri işgal ettikleri topraklardan sürdüler. Fabrikalarda politik eylemlerin önüne geçmek için, grevler kısa süren liberal dönemin ardından tekrar zorlaştırıldı, yasaklandı ve önlemler getirildi. Ağustos 1979´da liberaller islami devrim mahkemelerinin, kitlesel tutuklamaların, ve eski rejimin üst yetkillilerinin seyircilerin gözleri önünde idam edilmelerinin sorumluluğunu taşımak istememeleri üzerine mollaların ve burjuvaların araları bozuldu.


    İşçilerin mücadelesi: Konsey hareketi

    Diktatörlük özellikle de bir düşmandan, boğazından hiçbir şekilde söküp atamadığı düşmanından korkuyordu. 1 Mayıs 1979´da sadece Tahran´da yarım milyon işçinin yürümesi dini önderliğin birliklerini geri çektirdi: O günden itibaren işçi sınıfının bağımsız faaliyeti ve örgütlenmesi rejime iliklerine kadar korku saldı. Özellikle de 1 Mayıslardan korkudan dolayı rejim bu günü yıllarca kaldırmayı denedi. Üretim alanları ve fabrikalar İran devrimi esnasında ve sonrasında her zaman kendine özgü polik mücadele yasalarınıün uygulandığı bir alandır.

    Bu sektör entellektüel üniversiteli ve burjuva kökenlerin oluşturduğu ve yönlendirdiği solcuların örgütleerinden geniş ölçüde otonomdu. Hemen her solcu grup kaldı ki kendine özgü bu yönü ve kendine özgü ideali vardı. (Küba, Sovyetler, Çin vb. ) bu bir çok kez ülkenin sorunlarıyla çok az ilgisi olan ve bunların etkisini zayıflatıcı sonuçlara varan kavgalara dönüşüyordu. 1977/78´den itibaren 1917 Rus devrimi benzeri işçi konseyleri oluşturuldu. -gördüğümüz gibi- her ne kadar petrol endüstrisinde grev Şahın yıkılmasına neden olan ve belirleyici bir öneme sah idiyse de, bu oldukça geç bir zaman diliminde gerçekleşti. Petrol işçisi işçi sınıfının en bilinçli ve en iyi örgütlendiği kesimi olarak geçici devrim konseyinde ve geçici rejimde kendilerine de yer verilmesini talep ettiler, bu talepleri başarısızlıkla sonuçlandı. Bunu takip eden süreçte işçi konseyleri hareketi kendilerini asıl etki alanları olan fabrikalarda devrimi gerçekleştirmek için yoğunlaştırdılar. Hemen tüm işyerlerinde konseyler (Şura) veya konsey kurma komiteleri bir sürü işletmede işyeri idaresini üstlendiler. İşletmelerde ve işyerlerinde 40 saatlik iş haftası, eski yönetici kadroların kovulması, Şah döneminden kalan gizli servisinin dağıtılması talepleri ve işyeri çalışma yasası çerçevesinde getirilen tasarılar çoğunlukla hayata geçirildi.

    1979-81 arası her yerde işçi konseyleri tarafından pratiğe uygulanan ve kontrol edilen ve çalışma şartlarını en azami taleplerini garanti altına alan “yazılmamış iş yasası” geçerliydi. Üç yıl sonra konseyler tarafından sürdürülen işçi kontrolü dönemi sona erdi.

    Gerçi Doğu Tahran ve Gilan eyaletinde (Hazar Denizi kıyısında ülkenin en kuzey ucunda bulunan sanayi kenti) 20-30 mahalli çubelerin birleştiği çok önemli bölgesel işçi konseyleri oluşmuştur. Montaj sektöründe gerçekleştirilen örgütlenme ile 100 ayrı fabrikayı kapsayan bölgeler üstü bir konsey birliği bile oluşturulmuştur.

    İslami önderlik daha işin başında iken bu işçi konseylerinin içine Hizbullah aktivistlerini sokarak (1984´ten itibaren) işçileri baskıcı ve caydırıcı yöntemler uygulayarak zoraki üye yaptırmak ve işçi önderlerini öldürtmek gibi yöntemlerle “islami konseyler” oluşturulmaya çalışılmıştır. İran-Irak savaşının çıkması da, Eylül 1980´de Başkan Beni Sadr´ın televizyonda da “şimdi savaştayız. Konseylerin dönemi geçmiştir. Göreviniz üretmektir. Baylar” söylediği gibi diktatörün gözündeki bu çıbanı yok etmeye bir vesile olmuştur.

    20 Temmuz 1981´den itibaren hükümet geniş bir idam dalgası başlatmıştır. Bu idam dalgasından konseylerde büyük ölçüde nasibini almıştır. Diğerleri de işten atılmış, tutuklanmış veya göçe zorlanmıştır. Ancak işçi konseylerinin dağıtılmasıyla birlikte bağımlı çalışanların direnişi durmamıştır.

    İslam cumhuriyetinin bu karanlık “Allah Devleti´nde” bile sınıf mücadelesi sürdürmek ve elde edilen hakları sonuna kadar savunmak başarılmıştır. Hükümetin 1 Mayıs´ı yasaklama ve çok gerici iş kanunu çıkarma gibi başarısız girişimleri buna verilebilen örneklerdir. Savaşa karşı mücadele de bu bağlamda görülebilinir.


    Yıkıcı işçi hareketi

    Rejim sürekli bir şekilde 1 Mayıs´ı ve 8 Mart kadınlar gününü ortadan kaldırmayı veya islami kutlama günlerine örneğin 1 Mayıs´ı 1. Şii imam Ali´nin doğum günü, 8 Mart´ı Muhammedin kızı Fatma´nın doğum günü gibi kutlamalara dönüştürmeyi deniyordu. Bununla çalışan bağımlı sınıfın varlığı inkar edilmeliydi. Humeyni´nin mantığı şuydu: “İşçiler için özel bir tatil gününün oluşturulmasının hiçbir nedeni yok. Dünyanın tüm yaratıkları işçidir.” 1983´ten sonra “İslam Cumhuriyeti”nin yönetimi 1 Mayıs´ı ya sessiz sedasız geçiştirmeyi veya 1 Mayıs faaliyetlerini her seferinde ezmeyi deniyordu. 1985´te 1 Mayıs Bayramını devlet kendi eliyle organize ederek “tabandan” gelen faaliyetleri suya düşürmeyi denediler. İşçi sınıfına kurulan bu tuzak başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü işçiler resmi kutlamaları boykot ettiler. Zaten 1981´den beri her yıl bu günü kendilerine göre kutlama şekillerini geliştirmişlerdi: İşten feragat etme, fabrika içinde kutlamalar, polisin etki alanından uzak (şehirlerin dışında) küçük toplantılar düzenlemek. Bir çok kez Sanandaj´da (Kürdistan´ın başkenti) bir kaç bin işçiden oluşan kitlesel toplantılar düzenlendi. 1989´da 23 maddelik bir bildirge yayınlandı. Bu bildirge işçilerin genel taleplerinin yanında kadın ve erkeklerin eşit haklarını çocukların çalışmasının gce işinin ve mesailerin yasaklanması, akordun yasaklanması, tam çalışma saatleri, Kürt ve Filistin halklarının bağımsızlık savaşının desteklenmesi gibi talepleri de içeriyordu. İlk olarak 1991 1 Mayıs´ı devlet tarafından resmi tatil günü (”işçi günü”) ilan edildi.

    1982/83´de “İslam Cumhuriyeti”nin ilk çalışma yasa taslağı yayınlandı. Bu taslak Ortaçağ´da köleliğin düzenlenmesinde de kullanılan islami ticaret ve icar kanunu temelinde şekillenen Humeyni´nin dini esaslarına dayanıyordu.

    İş ilişkisi bir biçimiyle kira ilişkisiydi. İşçi ile işveren arasındaki ilişki demek ki işverenlere ücretli çalışanlar üzerinde istedikleri gibi davranma hakkını veriyordu. Bu bildirge de iş saatlerinde sınırlama, asgari ücret ve işten atılmaları güvence altına alma gibi maddelere ise yer verilmemişti. Bu bildirgenin yayınlanması ile birlikte protestolar da yükseldi. Barbar diktatörlük şartlarında ve grevin kesin yasak olduğu şartlarda (Humeyni: Grev günahtır) iş bırakma veya yavaşlatma eylemleri gerçekleşti. İşyerlerinde tartışmalar sürdürüldü, memur ve işyeri idaresi toplantılara davet edildiler. Protostolar öyle etkiliydi ki, devlet zoruyla kurulan “islam konseyi” bile itiraz etmişti. Birkaç yıl içinde çalışma yasası için toplam 4 bildirge hazırlandı. Fakat bunlardan hiçbiri uygulanamadı, çünkü her metin protestoların baskısı sonucu geri alınmak zorunda kalınıyordu: “İslam Konseyi” ve onların “işçi evleri” olarak adlandırılan önderliği rejim burjuvazi ve işçi sınıfı arasında arabuluculuk yapmaya çalışıyordu.

    Eylül 1989´da “İslam Parlamentosu” (meclis)n a hazırlanan en son taslak yasal olarak kabul edildi. Yürürlüğe giren bu çalışma yasası bundan böyle grev hakkı ve sendika kurma özgürlüğü tanımıyordu. Bununla beraber çalışma saatleri ve asgari ücret kararlaştırılarak yılda 30 gün izin hakkının tanınması yasa aralarına sokuşturulmuştu. 12 yaşından küçük çocukların çalışması (resmen) yasaklanmıştı. Ama her şeyden önemlisi de, burjuvazinin varlığından ve işçi sınıfından sözediliyordu ve o halde onları tanıyorlardı da. Bu yasalar çalışan tüm emekçi kesimi kapsamıyordu, sadece ağır sanayide çalışan 2-3 milyon sanayi proletaryası için geçerliydi, sayısız tuğla fabrikalarında ve küçük işletmelerde çalışan işçileri mevsimlik işçileri, tarlada çalışan işçileri ve bunun yanında Afganistan´dan gelen milyonlarca işçiyi (gündelikçi) kapsamıyordu. Resmi istatistiklerde 1,5 milyona yakın 6-15 yaş arası çalışan çocuklar da hiç dikkate alınmıyordu. Zatan çocuklar çoğunlukla tuğla, inşaat ve halı dokuma gibi geri sektörlerde çalışıyorlardı.

    İran-Irak savaşı işçilerin mücadelesine ağır bir darbe indirdi ve mücadeleyi geriye savurdu. Savaşın başlamasıyla Abadan´da koskoca rafineri, en bilinçli ve en mücadeleci işçilerin kalesi tahrip edildi ve orada çalışanlar göç ettirilerek ve başka yerlere dağıtılarak parçalandılar. Irak saldırısından kısa süre sonra işçilerde gelişen milliyetçilik dalgasından etkilendi. Bir sürü kişinin hatayına malolan acı ve mahrumiyet içinde geçen yıllarla beraber, iran´ın savunma durumundan istila savaşına girmesiyle savaşa karşı değişik biçimlerde mücadeleler geliştirildi: Bunlar, cepheye gitmeyi reddetme, (bu fabrikalar temelinde oluyordu, her işletme savaşa gönderilecek erkeklerden belli bir sayı tespit ediyordu ve savaşta ölenler hakkında suç duyurusunda bulunmak) veya silah üretimine katılmama ve savaş için mesaiyi yapmamak şeklindeydi. 1987 yılının ortalarından itibaren işyerlerinde savaşa karşı daha açık ve direk protestolar yükseldi. Belki de bu protesto dalgası İran´ın 1988 yazında BM Güvenlik Konseyinin 598 numaralı bildirgesini (1987 yılında hazırlanan İran-Irak ateşkes bildirgesi) kabul etmeleri için önemli bir faktördü.


    Yakın tarihteki mücadeleler

    İran yakın tarihinde özellikle de 1992 yılında doruğa ulaşan bir çok sosyal mücadelelere sahne oldu. Önderliğini bir yanda zirvesinde petrol işçisiyle işçi sınıfı diğer yanda da daha önceleri rejimin en önemli tabanını oluşturmuş, şimdi ise onu terketmiş olan “montos `afin” gecekondu semtlerindeki yoksullar yapıyordu. İran-Irak savaşı uzun yıllar rejimin, daha iyi bir yaşam ve “sosyal eşitlik için verilen vaadlerin ve ümitlerin gerçekleşmemesi sonucu kitlelerin uğradığı hayal kırıklığına rağmen toplumun geniş kesiminin yaşam şartlarının Şah döneminden daha çok kötüşleşmesinin nedenlerini açıklamaya hizmet etmşti. Savaşın sona ermesiyle toplumun sosyal yapısında baskı altında tutulan ve birikmiş öfkenin birdenbire açığa çıkması tehlikesi belirmişti. Aynı süreçte daha önce Rafsancani´yi en güçlü adam olarak öne çıkaran Humeyni rejimi güçlü bir Batıya açılımı planlıyordu. Ancak diktatörlük bu “açılma”nın toplumun yaşam tarzında bir rahatlama, terör altındaki taşlaşmış yaşam biçimlerinde yumuşamayı da beraberinde getirmesinden korkuyordu. Bu nedenlerden dolayı toplumda terör dalgası estirildi ve 1988 Ekiminde bir kaç hafta içinde kitlesel idamlarla hapishaneler boşaltıldı. Aynı anda “rejim karşıtları” savıyla kitlesel tutuklamalar gerçekleşti, “temizlik kampanyası” olarak adlandırılan bir terör dalgasını Batıya açılım takip etti. Ayatullah Humeyni´nin 4.6.1989´da ölümü ile Rafsancani “İslam Cumhuriyeti”nin başkanı oldu. O Batıya resmen bağlılığın kararlı bir mücahidiydi. Rafsancani´nin politikasının amaçları 1) Şahın devrilmesinden sonra islamcılarla uzlaşmak istemeyen ve Amerika ve Avrupa´ya yurt dışına çıkan İranlı kapitalistlerin ve teknikalanda kalifiyeli uzman kişilerin geri kazanılması, 2) Batılı sermayenin artırılarak ülkeye getirilmesi. Terör dönemi İran için uluslararası prestijini sarstığı için rejim insan hakları sorununda iki yönlü bir oyun sergiliyordu. Dümen iyi pragmatiklerin eline verilirken, gerici fanatiklere alçaklık rolü reva görülmüştü.

    Halbuki iddia edilenin tersine burada ortaya çıkan çelişki terörist zihniyetten çok ekonomik açılma konusunda kendisini gösteriyordu. Pragmatik Rafsancani döneminde Humeyni dönemini aratmayacak bir biçimde politik tutsaklar zindanlara atılmıştı. Rafsancani´nin iktidarı ele geçirmesinden sonra 1990 yılının ikinci yarısında resmi rakamlara göre idam edilenlerin sayısı 1987-88 yıllarında idam edilenlerin toplam sayısından yüksekti. Bu yeni sert tedbirleri İran´ı 1991-92 yılında sarsan huzursuzluk dalgası bunun açık bir ifadesidir. İslam cumhuriyetinin çalışma bakanı Hüseyin Kamali´nin açıklamalarına göre İran´da İran takvimine göre 1370 (Mart ´91- Mart ´92) yılında 2000 grev gerçekleşti. Özellikle de Ocak ve Ekim 1991 ve Ocak 1992´de gerçekleşen petrol işçilerinin 3 grevi rejimin telaşlandırmıştı. Bu grevlerden sonra petrol işçilerine hem rüşvetle kandırmak, hem de onları işçi sınıfının diğer kesimlerinden bölmek amacıyla memurluk statüsü tanındı. (2) Şehirlerin kenar semtlerindeki yoksulların “mostas `afin” öfkesi 1991-92 yılında daha şiddetlendi. Savaş ve savaş sonrası estirilen terör dalgasıyla huzursuzlukları büyüdü. Başbakan Rafsancani´nin liberal ekonomist politikası sosyal kutuplaşmayı sertleştirdi. Bir yandan küçük bir azınlık için durdurulamamış bir zenginlik imkanı veriliyordu: Dolar milyonerlerinin sayısı fazlalaştı. Diğer yanda yoksulluk almış başını gidiyor:

    Çocukların %36´sı gıdasız besleniyor. (3) 1991 yazında şehirlerin kenar semtlerinde yoksul gecekondu mahallelerinin yıkılması kararı çıkınca ayaklanmalar yükseldi. 29 Temmuzda Tahran´ın Bakerabadin gecekondu polis taşlanarak 13 polis arabasının ateşe verildiği olaylarda 300 kişi gözaltına alındı. 1992 Nisanında “kutsal şehir” Maşhad´da protestolar yeni bir doruğa ulaşmıştı. Aynı anca Arak ve Şiraz´da da eylemlilikler başgösterdi. Burada tekerlekli sandalyeleriyle savaş gazileri yürüyüş düzenlediler. Bu mücadeleler ve eylemlilikler sonucunda ortaya şu soru çıkıyor: İslamcı rejimi de vaktiyle Şah rejimi gibi yıkmak ne derece mümkün olabilir. Bu soruya verilebilecek cevabın spekülatif karakterinden bağımsız olarak ilk anda belli paralellikler kurmak doğru değildir. Bir taraftan bu rejimin terörü Şah rejiminden tamamen farklı boyuttadır. Diğer yandan Şah rejiminin yıkılmasını kolaylaştıran farklı ve dış faktörler biraraya gelmişti. Şah rejimi sadece gittikçe daralan yüksek tabakaya dayanıyordu. İslam Cumhuriyetinin kitle tabanı her ne kadar parçalanmışsa da yine de halen rejim harekete geçirilebilecek, “Allah´ın devleti”nin temel ilkelerini topluma empoze edebilecek ideolojik olarak yanlarına aldıkları kışkırtılmış taraftar kitlelerini etkileyebiliyor. Gerici “kültür devriminin” dinamiği her alanda hissediliyordu. Kontroller ve tehditler, kitleler arasında özel ve gizli alanlara değin korku salıyor, böylece de Şah rejimindeki baskılardan farklı bir doğası vardır.

    Bugünkü rejim toplumsal oalrak derinlere temir attı: Eskiden beri yerleşmiş olan pazar burjuvazisi rejim ile uzlaştı ve lobileri Tawakoli yönetenlerin kampında yerini aldı. ´79 devriminin tecrübeleri, halkın büyük bölümünce “devrim hiçbir şeye yaramıyor” oldu.

    Bu nedenle apolitikleşme, umutsuzluk, teslimiyet istisnai olmaktan çıktı. Diğer yandan işçiler için “reel sosyalizm”in parçalanması psikolojik olarak yıkıcı bir etki gösteriyordu: Komünizm öldü, her şeyi tarihin gidişi belirliyor ve bir zamanların örnek ülkeleri Angola, Mozambik, Vietnam ve Küba gibi ülkelerden maddi dayanışma almıyorlardı.

    1993 yılı ağırlıklı olarak baskının dozunun daha fazlalaşarak sürdüğü belirgin bir şekilde görülüyor. Rejimin içinde birbirinden farklılaşma büyüyor. Mollaların içinde bir akımın sözcüleri politikadan geri çekilmekten,d ini görevleri bilinçli olarak üstlenmeden sözediyorlar. Petrol ve ağır endüstri dollarında ´80´li yıllardan beri savunulan Türk usulü çözüme (12 Eylül askeri darbesi gibi) yatkın bir grup oluşuyor. Bu büyük kapitalistler layık ve otoriter askeri rejime geçişi savunuyorlar.

    İran´ın yakın geleceğini önceden kestirmek zor, görünen şu ki rejim sürekli yaptığı gibi belki de eskisinden daha fazla bir tek şeyde varlığını sürdürmeye çalışacak: Şiddet.

    Berhard Hammer

    Blätter des iz 3. Welt, Nr. 195, Şubat 94
    1) Muhalefet eden çevrelerce bu süreçte idamlar ayda 30 bine ulaşıyordu.
    2) En son petrol işçileri grevinin ardından ve kısa süre önce Japonya İran´dan petrol ithalini üçte bir oranında düşürdüler. Japonya için İran grev tehlikesinden dolayı emin bir ihracak ülkesi değil.
    3) Frankfurter Rundschau 18.4.1992

Posting Permissions

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

Tags for this Thread