Thread: Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi

Results 1 to 2 of 2

  1. #1
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Exclamation Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi

    Selam,

    Güneş Dil Teorisi'yle ilgili nacizane bir kaç satır karalamaya niyetlendikten sonra düşündüm taşındım masal yada hikaye tadında birşeyler yazmaya karar verdim. Çünkü olayların gelişimi ancak masallarda olabilecek kadar gerçeklerle ilgisiz ve bilimsellikten uzak. Bakmayın siz konuyu tarihle ilişkilendiripte yazdığıma. Buna tarih diyebilmek aslında hakikaten çok zor.

    Hikayemiz şöyle başlıyor:

    Dönemimiz, Almanya dolaylarından ılgıt ılgıt faşizm rüzgarlarının estiği yıllar. Derdimiz tasamız sömürülmemek. Açmazımız ise her zamanki gibi yine ırkçılık. Burda hikayemizin kahramanı devreye giriyor yani Mustafa Kemal. Peki Mustafa Kemal'in "sömürülmememiz" için bulduğu çözüm önerisi ne dersiniz? Türklerin beyaz ırktan olduklarının kanıtlanması! Gayet tabii ki bu iş durduk yere de çıkmadı aslında biraz da etki tepki meselesi yani. Dedim ya; Avrupa'da ırkçılık zaten heryanı yakmış kavurmuş ve kimin kafatası nereden gelmiş cemil cümle onun derdine düşmüştü. Belki de Fransız tarih kitaplarında "Türkler sarı ırka mensuptur" iddiaları olmasaydı bu iş hiç başımıza gelmeyecek ve Mustafa Kemal de böyle çaresiz bir savunmaya girmeyecekti, orasını bilemem ancak manzara özetle şudur;

    Akça pakça epeyce de iri yarı bir nazi bozması, kara tenli yağız ve cılız delikanlının karşısına çıkıyor ve;
    -Senin teninin rengi koyu, sen kölem olmaya mahkumsun! diyor.
    Peki delikanlının cevabı ne? "Tüm insanlar eşittir, kölelik ve sömürü insana yakışmaz" mı zannediyorsunuz? Hayır yanıt şu;
    -Hayır efendim, ben zenci değilim! Sadece tenim güneşten fazla yandı, bu yüzden koyu tenliyim aslında ben de sizler gibi bir efendiyim. Gelin beraberce sömürecek başkalarını bulalım.

    Bu teorinin tetikleyicisi olan bir başka faktörde Atatürk'ün laikliğe verdiği önemdir, kısaca bu teorilerle amaçlanan şeylerin içinde; elbette bir ulus yaratmak ve bir hikaye çevresine halkı toplayarak onların gönüllü itaatini meşrulaştırmak da vardır. Atatürk'ün vatandaşlık bilgileri kitabında açıklamaya giriştiği gibi, Türklerin, İslamiyet'ten önce de güçlü bir uygarlığa sahip olduğunu kanıtlamak çok önemlidir. Çünkü "her şeyin nedenini islami çerçevede arayan ve kendini öncesiz gören bir toplumda, islamiyetin etkilerini azaltmak ve onları dünyevileştirmek; ancak ve ancak onlara islamiyetten de önce güçlü bir şekilde var olduklarını göstererek mümkündür". Lakin kıyısında yüzülen tehlikeli sular kaçınılmaz bir şekilde kabarmış, bu çalışmaların büyük bir kısmını, kafataslarına takan ve bilimsel ırkçılık boyutuna ulaşan muhtevayla donatmıştır.
    Mustafa Kemal'in güneş dil teorisinin çıkışının aslında hikayesi ve mantığı budur. Olaylar ise şöyle gelişir:

    Atatürk, Afet İnan'ı yanına çağırır, konuyu araştırmasını ve "Ne pahasına olursa olsun Türklerin beyaz ırka mensup olduklarını ispatlamasını" ister. Kader bu ki, tam da o yıllarda Avrupalı dil araştırmacıları dillerin kökleri ve tarihi üzerine araştırmalar yaparlarken Asya dillerine yönelik abatılı bir büyülenme haline girmişlerdi. Örneğin, Fransız Hilaire de Barenton'un "l'origine des langues, des religions et des peuples" çalışması yada Alexander Csoma de Körös'ün Macar dilinin köklerini himalayalarda araması veya Nazilerin Tibet'e yaptıklar araştırma gezileri. Ama bizim bu araştırmacılar pek işimize yaramıyor o yüzden çokta ilgilenmiyoruz. Bizim adamımız, Avusturyalı dilbilimci Dr. Hermann F. Kvergic.

    Kveric Efendi aslında bir doğu bilimcidir. Mustafa Kemal'le yollarının kesişmesi de tam olarak kaderin bir cilvesidir. Kısaca; meşhur teorimizin gerçek esin kaynağı Krevgic ülkesinde ciddiye alınan bir bilim adamı olsaydı, bir ümitle 1935'te Güneş Dil Teorisi'ni Mustafa Kemal'e göndermeyecekti ve bizimkilerde boncuk bulmuş gibi bu zırvalığa sarılma şansını asla yakalayamayacaklardı. Ancak kader ağlarını ördü ve buluşma gerçekleşti. Teoriyi görür görmez, Türk tarih teziyle yakınlığı farkeden ve adeta büyülenen Atatürk bu tezi derhal benimsedi. Aslında benim aklıma burdan bir fikir geldi. Yeni, çok taze, şimdi buldum! Açıklıyorum hazır olun: Golf Stream Akıntısı Dil Teorisi, Ne var! Bizimkiler yemezse İzlandalılara satarım.

    Şimdi yazacaklarım size zırva gibi gelebilir ama şaka yapmıyorum teorinin iddiası özet olarak şudur; ilk insanlar daha konuşmayı bile bilmez, öyle oturup birbirlerine bön bön bakarlarken içlerinden biri daha önce nasıl olurda güneşi farketmedik şakınlığıyla güneşe dönüp "Aaa" der ve A'yı söyleyen Z'yide söylemek zorunda olduğu için insanoğlu konuşmaya başlar. Peki bunu diyen adam kim? Bir Türk! Bu A'nın arkasına çeşitli sesler eklenerek dünyanın en eski dili olan Türkçe ortaya çıkar. Ö[FONT=Arial]rnegin: a+c = ac, a+d = ad vb.[/FONT] ( Uydurmuyorum, atmıyorum Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin resmi savunusu budur! Bkz: http://www.storm.ca/~cm-tntr/turan10.html ) -İnsanın "sen Türk müsün?" diye sorası geliyor.

    Neyse konumuz tarih. Uzatmamayım, tarihe dönersek teori bulunduktan sonra şu gelimeler oldu. Güneş Dil Teorisi bütün dillerin kökenini Türkçe olarak gösterdiğinden "Yahu nasıl olsa herkes Türk, tüm kelimelerde Türkçe. Yeni araştırmalar yapmanın ne lüzumu var. Biz var olanların Türk soyundan geldiğini ispat edelelim olsun bitsin" anlayışı eğitim sistemimize şırınga edildi ve tüm yurtta benimsendi. Bu bilimsel çalışmalar sonucunda ulaşılan iki örneğimiz ise; Amazon, amma uzun'dan geldiği söylenir, Niyagara ise ne yaygara'dan geldiği söylenir.

    Türkler islam ve dünya tarihinde nasıl bir geçmişe sahiptir gibi soruların araştırılması için türk tarih tetkik heyeti kurulmuş, araştırmalar 1931 yılında 30.000 kopya basılarak yayınlanmıştır. Tez ana hatlarıyla 1935 yılında florya köşkünde yapılan bir toplantıda Afet İnan ve Cemil Çambel'e Atatürk tarafından dikte edilmiştir. Türklerin Eti'ler macerası da böylelikle başlamış olur. "Bu kuram arkeoloji niye? Nasıl? Ne için?" adlı kitapta detaylı olarak tartışılmıştır.

    Elbetteki kuram ortaya çıktıktan sonra bununla da yetinilemezdi ve desteklenmesi gerekiyordu. Bunun için Atatürk'ün emriyle güneş dil nazariyesine sarılan inkılapçılar derhal Türkçe'nin en eski dil olduğunu ispata sarıldılar hatta Prof. Haim Hazım Onat'a [FONT=Arial][/FONT]A[FONT=Arial]rapça’nın [/FONT]T[FONT=Arial]ürk diliyle kuruluşu[/FONT][FONT=Arial][/FONT] adında bir kitap dahi yazdırtılacaktı. Elbette ki Mustafa Kemal de bu vefalı çalışmaları görmezden gelmeyecekti. Ancak sadece bu kadarla yetinildi sanıyorsanız yine çok yanılıyorsunuz. Tüm dünyaya bu teoriyi ilan etmemiz de gerekiyordu. 1937’de Bükreş’de toplanan antropoloji kongresinde dil konusuna da yer verildiğini haber alan Atatürk, güneş dil teorisinin orada da açıklanmasını istemiş ve bu işle Hasan Reşit Tankut’u görevlendirmişti.

    Teorinin ilgi topladığını haber veren İbrahim Necmi Dilmen’e Atatürk soruyor:
    -Bu teorinin benim olduğunu söylemişler mi?
    -Teorinin serbestçe tartışılmasından belki sakınılır düşüncesiyle adınız verilmemiş olacak.
    -Peki, şimdilik gizli kalsın o zaman.
    ( Mehmet Ali Ağakay, Atatürk’ten 20 anı, 1963 )

    Bu arada Falih Rıfkı Tankut'un yurtdışına gönderilmesi de oldukça evlere şenlik bir hikayedir. Atatürk'ün dil teorisini açıklamak ve ecnebiler karşısında temsil etmek üzere İstanbul'da bir entellektüel aranıyor, bir türlü bulunamıyor ve en sonunda Falih Rıfkı Tankut güçlükle ikna ediliyordu. Neyse konferanslar başlıyor, çeşitli salonlarda farklı farklı teoriler tartışılıyordu. Bu teorik tartışmalardan sıkılan konferans eşrafı kendilerine eğlence aradıkları bir vakitte, bizim güneş dil teorisinin savunulduğu salonu keşfetmiş ve akın akın salona doluşmuşlardı ve afedersiniz gülmekten kuyruk sokumlarına ağrı girene kadar vaziyeti seyretmişlerdi. İşin daha da komik kısmı "ben şimdi bu durumu Mustafa Kemal'e nasıl anlatırım" korkusuyla tir tir titreyen temsilcimiz yurda dönmek istemiyor, ancak yalvar yakar geri gelmeye ikna edilebiliyordu.

    Burada bir hususu belirtmekte fayda vardır. Atatürk, güneş dil teorisini sadece bir heves ya da zorlama olarak atmamış, buna samimi olarak inanmıştır. bu konuda, Falih Rıfkı Atay şunları söyler;

    “ 1935 sonbaharında Atatürk İstanbul’dan Ankara’ya rahatsız dönmüştü. Kurum üyelerini yanına davet etti. Yatakta idi, Fransızca yazılmış bir kısa etüdden bahsetti. Bu etüd Viyanalı Doktor Kıvergiç tarafından yazılmıştı. Viyanalı Doktor'a göre ilk tefekkür güneşle alâkalı idi. Dillerin doğuşu da güneşe bağlanmalı idi. Bu etüdden ilham almışa benzeyen güneş dil teorisi üzerinde durmak istemiyorum. Ben bu teoriye hiçbir zaman inanmamıştım. Atatürk’ün maksadı bir çok yabancı kelimenin Türkçe olduğunu ispat ettirerek, Türk lugatini dünyanın en zengin olanlarından biri haline getirmekti. Biz onun gayesine bakalım ve bağlanalım. Tarih tezleri için de bir çok şeyler söylenmiştir ve Atatürk’ün uydurma tarih peşinde koştuğu ileri sürülmüştür.”



    Güneş dil teorisi dönemin kitaplarında ise şöyle anlatılır :
    “Türk tarih tezine göre: yüksek kültürün ilk beşiği türk ana yurtları ve ve kültürü kuran ve bütün dünyaya yayanlar da Türklerdir. Dil tezimize göre de, bu millet yarattığı kültür eserlerinin adını ve bu eserler bağlı fikir sistemlerini Asya'dan sonra Avrupa'ya, Amerika'ya ve bütün dünyaya birlikte götürmüş ve içlerine girdiği uluslara da yaymıştır. 1932’de ankara’da türkiye reisicümhuru Atatürk’ün fahri ve fiili riyaseti altında bir türk dil kurumu teşekkül etti. Kurumun mesai programı ve çalışma şekli bizzat yüksek şefin eliyle tanzim edilmiştir. Kurumun o günkü maksadı türk dilinin épuration’u idi. alışılmış olan usuller dilde yaşayan Arapça, Farsça ve Greco-Latin asıllı sanılan birçok elemanların türkçeden çıkarılıp atılmasını icap ettiriyordu. halbuki bunların türk asıllı oldukları sezilmeye başlanmıştı.”
    ( Tankut H. Reşit, Prehistuvar’a doğru bir dil izlemesi ve Güneş Dil Teorisi’nin izahı)

    “Türk tarih tezinin kardeşi olan türk dil tezi, işte bu metodla bütün ilim dünyasına dillerin ana kaynağı türk dili olduğunu göstermektedir. davamızın büyüklüğünü ve ağırlığını biliyoruz. Fakat bu bizi ürkütmiyor. Ölüm uçurumunun kenarından inanılmaz bir hamle ile kalkınarak, ruhunun içindeki cevherle yeni varlığını dünyaya tanıtmış olan Atatürk türkiyesinin ilim bahislerinde de şaşırtıcı büyük muvaffakiyetlere namzet olduğuna inanıyoruz.“
    ( Dilmen, üçüncü türk dil kurultayı )

    “Böylece kanaat ediyoruz ki: güneş dil teorisi; nasıl ölü dillerin en eskisi olan Sümerce ile Türk dillerinin en müstakil ve en uzakta kalmış olan Yakutçayı, garbın morfolojisi en çok değişen dillerine bağlayabiliyorsa öylece de; bazı mülâhazalar dolayısıyle dar ve verimsiz kalmış olan lengüistik kaidelerin üstüne çıkarak dil tetkik ilmini hakikî ve aydın mecrasına sokabilecektir. ve yine güneş dil teorisi’nin ışığıyle bir prototürk dili gövdelenecek ve bu dil milletler arası lengüstik tetkiklerde anadil rolünü ifa edecektir. arzettiğim bu hamle hızını almış bulunuyor. Dava maksada ötüren yolun tam ortasını buldu. Gayeden eminiz. İrade ve imanın kaynağı olan Atatürk’ün nuru ile beslenmekte ve gün geçtikçe elanımız yenilmez bir tufan gibi coşmaktadır. “
    ( Hasan Reşit Tankut, üçüncü türk dil kurultayı )

    Kişisel fikrime gelince, şimdi ben Güneş Dil Teorisine baktığımda o günlerde bir trenin kaçtığını görüyorum. Keşke bütün dünya dillerinin Türkçeden doğduğu gibi bir iddianın üzerine gidileceğine, Türkçenin nereden geldiği ve nasıl süreçlerden geçtiği araştırılsaydı diye düşünüyorum.
    "Ben ne buyurursam sen O'sun" yaklaşımı dillere pek işlemiyor.

    Neyse ki güneş dil teorisi, Atatürk’ün ölümü ile tamamen terkedilmiştir. Ancak türk tarih tezinin etkileri, Orta Asya'dan dünyanın dört bir yanına ahtapotun kolları gibi saldıran haritalarıyla eğitim müferadımızda hala beton gibi durmaktadır ve genç dimağlar da bunun tesirinde yetiştirilmektedir. Bence acilen yapılması gereken, bir eğitim reformu ve buram buram ırkçılık kokan tüm açılımların eğitim sistemimizden ayıklanmasıdır. Aksi halde Kurtlar Vadisini sanat zanneden gençlerle dolu olan bir ülkede yaşamamız kaçınılmazdır.
    Last edited by kurtulush; 20th December 2009 at 22:26.
  2. #2
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Exclamation Sen Mu’nun neresindensin hemşerim?

    Sen Mu’nun neresindensin hemşerim?

    Atatürk’ün Mu ile ilgili yaptığı araştırmalarla ilgili ikinci kitap da çıktı. Bu iki kitap da yalnızca Atatürk’ün bu çalışmalarıyla ilgili değil elbette ki. Kitapların ikisi de Türklerin kökeninin kayıp kıta Mu olduğunu iddia ediyor. Bundan uzun uzun yıllar önce bir “deprem” ile yok olduğu söyleniyor kayıp kıta Mu’nun. Artık pek çok yöntemle eski çağda olmuş depremler vs. biliniyor ancak nedense koskoca kıtayı yer ile yeksan eden bir deprem ile ilgili herhangi bir kayıt yok. Denizlerin altından fosiller, zaman içerisinde sular altında kalmış şehirlerden kalıntılar çıkarılıyor ama ne yazık ki Mu ile ilgili tek bir belge yok.

    Hayal gücü sınır tanımaz elbette ki. Bir şeye inanmak için onun ille de kanıtlı olması gerekmiyor. Güneş Dil Teorisiyle Niagara şelalesinin isminin orada çıkan gürültüye “bu ne yaygara hemşerim?” diyen bir Türk büyüğünün bu eşsiz cümlesinden geldiğine inanmıştık. Yetmedi ilk kelimenin güneşi gören insanın çıkardığı “a” sesi olduğu ve –nedense- bu insanın ve bu kelimenin Türki olduğuna da inandık. Hititlerin, Sümerlilerin ve bu dünyanın alayının da Türk olduğuna inandık.

    KAYIP KITA MU



    Kayıp Kıta Mu Efsanesi, Amerikalı bir araştırmacı olan Churcward’ın ismini nedense vermediği bir tapınakta konuştuğu bir rahipten ve onun sahip olduğu bir takım tabletlerden yola çıkarak oluşturduğu külliyat ile literatüre kazandırıldı. Churcward sonradan, Amerikalı Jeolog William Neyin’in Meksika’da bulduğu tabletlerle bu efsaneyi ilişkilendirdi. O dönemde bu çalışmalardan haberdar olan Kemal Atatürk; Tahsin Bey’i Meksika’ya elçi olarak gönderdi. Sonradan Mayatepek soyismini alan Tahsin bey; burada son derece bilimsel dayanaklarla istinad ederek bir gerçeği saptadı: Türkler Mu’dan gelmeydi, çünkü; Maya dilindeki “tepe” kelimesi Türkçe’de de aynen mevcuttu! Bu kadarı yetiyor, çünkü biliyoruz ki sadece “principle” kelimesinin Türkçe’de kullanılmamasına rağmen “birinci bilgi” kelimesine olan benzerliği İngilizlerin Türk olduğuna ikna olmamıza yeterli olmuştu.

    Peki bu mantıksız inanışların kökeninde ne var? Onca aklı başında adamın satın aldığı bu saçmalıklar nasıl bu kadar sükse yapabiliyor? İnsanlar böyle saçmalıklara neden inanıyor? Köklerini kayıp ve mistik uygarlıklara dayandırmak yalnızca biz Türklere özgü mü?

    Ulus yaratmak; özellikle 20. yüzyılın başlarında kendini uluslar arası sermayeden ve komünizmden korumak için pek çok ülkenin giriştiği bir çalışmaydı. Uluslar arası sermayenin ve komünizmin milliyetsiz yapısı başka sömürecek kimsesi olmadığı için kendi halkını sömüren ve bunu kendi icat ettiği milliyetçilik kavramıyla meşru zemine oturtan yerli burjuvaları korkutuyordu. İnsanları; doğuştan elde ettikleri etnik aidiyetin başka etnik aidiyetlerden daha farklı olduğuna inandırmak bu meşruiyetin devamlılığı için en gerekli şeydi.

    Peki bunun için ne yapılmalıydı?

    Tabii ki; bireyin ait olduğu etnik grubun diğer gruplardan farklı olduğunu ispat etmek! Böylece; birey, kendinin üstün olduğuna ve çıkarlarının da üstün olması gerektiğine inanacaktı. Aynı zamanda evrensel fikirlere de, evrenin kendisinden geri kalanını insan yerine bile koymadığı için karşı çıkacaktı. Diğer uluslar ile olan ilişkilerde hukuğu, insanlığı değil kendi politik çıkarlarını gözetecekti. Üstünlüğe inandırmanın bir diğer siyasi kazanımı, yönetici grubun despotluğunu istediği ölçüde artırabilmesiydi. Yurttaşlar, onları yalnızca onlar adına ve onlardan olan birilerinin iyi yönetebileceğini düşünecek, bu beraberinde tam bağımsızlık olarak formülleştirilen yönetim biçimini getirecekti. Bireyin devlete karşı hukuğu olmadığı yapıların hemen hemen tamamında üstünlüğe inandırmanın payı vardır. Doğuştan getirdiği etnik aidiyet ile ilgili yaratılan mitin verdiği duygularla zaten içki sarhoşluğuna düşen birey; kendi hukuğunu ihlal eden bu sistemi cansiperane korudu. Buradan bakınca gayet karlı bir hamle! İnsanların kafasından kral, din, mezhep vs. gibi “uğruna ölünecek” değerleri alıp bunları nostalji çöplüğüne attıktan sonra onları idare etmek için yeni “uğruna ölünecek şeyler” bulmak zoraki bir durumdu. Bulundu da: millet. Elbette ki öyle kuru kuruya da olmazdı.

    Dünyada böyle saçmalıklara inanan tek millet biz değiliz.

    HİTLER VE ATLANTİS



    Alman SS’lerinin uzun süre liderliğini yapan ve Aryan ırkından olmayanların imhasını yöneten Heinrich Himmler’in kurduğu “Alman Ari Irk Derneği”ne göre Atlantis Grönland’daydı ve ari ırkın kökeni de oradaydı. Hitler bu iddiayı daha da ileri götürdü. Atlantis’in Andlarda olduğunu ve düşen göktaşlarıyla yok olduğunu iddia etti. Bu iddia bir “bilim adamı(!)” olan Hanns Hörbiger’e aitti ve Hitler onun ateşli bir savunucusuydu.

    Hitler aynı zamanda mistik ve okültist inanışları olan Thule isimli bir örgüte üyeydi. Bu örgütün yöneticileri sonradan NSDAP’ın içinde de yer almışlardı. Hatta bu örgütün kurucusu Eckart vasiyetinde; “Hitler’i izleyiniz. Dans edecektir; ancak müziği ben yazdım. Onlarla temasa geçmesi için gerekli araçları kendisine verdik. Bana da sakın acımayın. Tarihi herhangi bir Alman’dan daha fazla etkilemiş olacağım.” Demişti.



    Hitler döneminde Almanya’da bu tip inanışlar hem “bilimsel” hem de siyasi değer kazandı. Nazi Partisi’nin zaman içerisinde oylarının yüzde 44’e kadar çıkmasında Alman halkının “üstünlüğe ikna edilmesinin” rolü büyüktü. Şüphesiz bu efsaneler de bu ikna sürecine büyük katkı yaptı.

    Hitler, bununla sınırlı kalmadı. Atlantis’in torunlarının yaşadığını düşündüğü Andlarda ve dünyanın farklı yerlerinde insanların kafatasını ölçtürdü. Bunlarla Almanların kafataslarının oranlarını karşılaştırdı. Hitler’in mistisizme olan bu merakı partisi için yapılan logo seçimine bile yansıdı. Dünyanın gamalı haç olarak tanıdığı Swastika, bir Budist sembolüdür ve iyiliği temsil eder. Swastika aynı zamanda Thule örgütünün de sembolüydü.



    Siyah gömleklilerin lideri Benito Mussolini’nin de “Tanrı’yı sevmekten bir an olsun bile vazgeçme ama unutma ki İtalya’nın tanrısı Duçe’dir” dediğini düşünürsek; hemen hemen bütün ırkçı yapılanmaların mistisizm saplantısı olduğunu söyleyebiliriz.

    TDK’nın halen Güneş Dil Teorisi’ne inanıyor olması gibi. Bu kurum halen Güneş Dil Teorisi ile ilgili raporlar hazırlamaktadır.

    Faşizmin üzerinden yıllar geçti.. Ancak görülen o ki; kendi yaşamında övünülecek hiçbir şey üretemeyen insanların doğuştan getirdiği özelliklere olan düşkünlüğü bu özelliklerini yüceltmek adına onları sürekli mistisizme yöneltmeye devam edecek. Kim bilir, belki de Mu uygarlığı bunu öngördüğü için topluca intihar etmiştir!

    Kaynak: http://www.derindusunce.org/2009/01/...klerin-kokeni/

Posting Permissions

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

Tags for this Thread