Thread: Anayasa’dan Atatürkçülük kalkar mı?

Results 1 to 2 of 2

  1. #1
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Arrow Anayasa’dan Atatürkçülük kalkar mı?

    Anayasa’dan Atatürkçülük kalkar mı?

    Atatürkçülük diye kendini paralayan bir anayasamız var. 12 Eylül ****acıları neden Atatürk’e bu kadar sarıldılardı, onların gerek ideoloji gerekse ezber icabı bugünkü izleyicileri niye bu kadar sarılıyorlar, anlatmayı meşhur fıkraya bırakalım. Molla dua ediyormuş: “Allahım, sen bana iman bahşet”. Bektaşi duymuş, duyuracak biçimde de mırıldanmış: “Allahım, sen bana rakı bahşet”. İzah da etmiş: “Eh, herkes kendinde olmayanı ister”.
    Mollanın buna ne dediği bilinmiyor ama, "Atatürk kurucumuzdur. Kurucu liderimizdir. Elbette Anayasa'da Atatürk'e vurgu yapılır. Ama Atatürkçülüğe vurgu yapılmasına, ilke ve inkılaplarına ideoloji bağlamında yer verilmesine gerek yoktur. Renksiz bir anayasa lazım " dediği için kendini TBMM’ye sokamadan başını derde sokan AKP milletvekili Prof. Zafer Üskül’e seçim sonucu iyice demoralize olmuş “Kemalist”lerin nasıl saldırıverdikleri malum. Dut yemiş bülbüle dönen Baykal: “Dakika bir, gol bir!" diyerek canlandı. 184 oyla cumhurbaşkanı seçilebilen bir ülkede bunun toplantısı için 367 gerektiğini ortaya atan ve de (torunlarımız vallahi inanmayacak ama) Anayasa Mahkemesi sayesinde tutturan Yargıtay Onursal Başsavcısı S.Kanadoğlu bu sefer anlamlı konuştu: “O zaman siz ulus-devletin ortadan kalkmasını veya zayıflatılmasını istiyorsunuz” dedi.
    Vallahi öyle. Aynen! Türkiye Cumhuriyeti’nin devam edebilmesi için ulus-devletin zayıflatılmasını hatta ortadan kalkmasını istiyoruz. Hemen anlatayım.

    “Atatürkçülük”, “Yukarıdan Devrim”, “Ulus-devlet”

    Çok sayıda makalenin dışında “Atatürk Milliyetçiliği” adlı 300 küsur sayfalık kitap da yazdım ama, Atatürkçülük nedir bilmiyorum. Bilenlere de şaşıyorum. Çünkü Atatürk aramızdan ayrılalı 70 yıl oldu. Türkiye gibi bir ülkede 70 saatte bir herşey baştan aşağı değişirken 70 yıl içinde aynı içerikte kalmış bir ideolojiden bahsedilebilsin, pes. “6 Ok” diyecekseniz, hiç kendinizi yormayın:
    Cumhuriyetçilik: En tartışılmayan ilke. Çünkü 1923’te Saltanat’ın yerine Cumhuriyet geldi ve bir daha kimse tartışmadı. Şimdi ise “demokrasi karşıtlığı” anlamına gelir oldu!
    Laiklik: En tartışma yaratan ilke. “Laikçilik” biçimindeki yorumu “kamusal alan”a türbanlıların sokulmasını yasaklıyor. Sokak da kamusal alanın en önde geleni; oradan hesap edin. Yok, resmî daireleri kastettim diyorsanız o zaman vergi ödemeye giden başıbağlı kadını da sokmayın.
    Halkçılık: Sakın ola başka bir şey sanmayın, “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” deyip emeğin örgütlenmesini yasaklamış ilkedir.
    Devletçilik: İsterseniz hiç açmayalım. Biz gençliğimizde bunu sosyalizm sanıyorduk, bunu söyleyeyim yeter.
    Devrimcilik: “Reform” ve “ihtilal” gibi iki birbirine zıt kavramı birden anlatmak yüzünden anlamsızlaştı. Bu yüzden de kimileri askerî darbeyle sosyalizm kurmak, kimileri de kızların başını zorla açtırmak biçiminde anladı.
    Milliyetçilik: 1920 ve 30’larda yarı-feodal bir imparatorluğu bir ulus-devlet’e, ümmet’i ulus’a, tebaa’yı da vatandaş’a dönüştürebilmek için şart olan yukarıdan devrim’i (YD) yaparken kaçınılmaz olan tekdüzeleştirme ideolojisiydi. Ama, sosyal sınıfların ve başta etnik grup kimlikleri olmak üzere çeşitli tanınma taleplerinin artık arş-ı âlâya yükseldiği bugünün Türkiyesinde tam bir bölücülük. Çünkü Türk milliyetçiliği Kürt milliyetçiliğini tetikliyor, o da onu. “Milliyetçilik Türk toplumunun çimentosudur” (Hürriyet, 22.03.2007) diyen, MHP kökenlileri birinci sıraya yerleştiren, 301’i savunan ve “ortanın sağında” olduğunu ilan eden Baykal’dan pay biçin.
    Şu “devrimcilik” meselesini biraz daha açacağım. İç dinamiği tembel (yarı-feodal) ülkelerde Batıcı seçkinler (aydınlar) devleti bir biçimde ele geçirirler (1923) ve getirdikleri Batıcı yasaları kullanarak bir ana model değişikliğine giderler yani “yukarıdan devrim” yaparlar (1920’ler, 30’lar). Tabii ki kaçınılmazdır ama zorlamanın da şahıdır. Çünkü bir ulus-devlet eliyle yürütülür. Bizde herkesin üniter devlet’le karıştırdığı bu kavram, ulusun tek bir etnik gruptan oluştuğunu varsayan devlet türünün adıdır. Varsaydığı şey hayal olduğu için de asimilasyona girişir. Yani ulus-devletin soyadı “asimilasyon”dur. İşte bu yüzden, kuruluş döneminden sonra da sürdürülürse, aynen milliyetçilik gibi milleti param param parçalar. (Örnek almaya bayıldığımız Fransa üniterdir ama Korsika adasının ayrı yönetimi vardır, Alsace’da Fransızcaya tercüme bile edilmemiş Almanca yasalar geçerlidir, mahkemelerde Alsasça duruşma yapılır, vb. Bkz. http://www.ba.metu.edu.tr/~adil/bask...5-02-2005).doc).

    Dahası, YD çocuk oyuncağı değildir; 1 defa yapılır. Yeni temel düzen kurulduktan sonrası, artık tetiklenmiş toplumsal dinamiklere kalmıştır; ilerlemeyi onlar sağlar. Nitekim mükemmelen sağladılar da: 2001-2004 AB Uyum Paketleri! Her istediğim hemen oluvermiyor diye ishal olmuş gibi “YD” daha doğrusu darbe yapılmaz. Yoksa hem bin güçlükle yaratılmış iç dinamiğin oluşumu sıfırlanır (1960, 1971), hem de ilerici yerine gerici modeller ortaya çıkar (1980). Üstelik millet de çok sert tepki verir ve darbenin antitezini pat diye iktidara getiriverir: 27 Mayıs 1960’ın ardından 65’te Demirel. 12 Mart 1971’in ardından 74’de Ecevit. 12 Eylül 1980’in ardından 83’te Özal. 28 Şubat 1997 muhtırasının ardından 2002’de AKP. 27 Nisan 2007 e-muhtırasının ardından da, güüüm, bugünkü durum.
    Böylece, darbe yapamaz hale gelirsin. O zaman başlarsın daha kötüsüne: Kendin gibi düşünen “sivil”lere “YD” yapsınlar diye telkine. Bazı yüksek mahkemelerin son dönemde verdiği son derece tartışmalı kararların tarihteki yeri işte budur. Ne hukuk ne de adalet duygusu bırakmıştır. 1920 ve 30’larda hukuk kullanılarak inşa edilenlerin devamı 2000’lerde yine hukuk kullanılarak yıkılmıştır. Artık YD, eski seçkinlerin yerlerini kaybetmeme telaşına dönüşmüştür. Eskinin “din elden gidiyor”unun modern karşılığı “laiklik elden gidiyor” paranoyası kullanılarak.
    Atatürk = Muasır Medeniyet
    Onun için, Anayasa’dan Atatürkçülük gibi ne anlama geldiği artık şaşmış, üstelik Atatürk tüccarlarının rant kapısı haline gelmiş bir terim bal gibi kalkar ve çok da iyi olur. Ezber artık terk edilir.
    Onun yerini, Atatürk’ün çağdaşlaştırıcı işlevini bugüne adapte etmek alır. O büyük adam YD’nin bütün amacını şöyle tanımlamıştı: “Muasır Medeniyet’e ulaşmak ve onu geçmek!” 1920 ve 30’larda “muasır medeniyet” o tarihlerin B.Avrupası idi, Türkiye bugün o faşist ortamdan fersah fersah ileride. O açıdan Atatürk çok başarılıdır. Ama, ezberci oldukları için, “Kemalistler” değil. Çünkü Türkiye bugünün muasır medeniyeti B. Avrupa’dan fersah fersah geride. O kadar ki, bu geriliği en “solcu”larımız bile “AB emperyalisttir” diyerek örtmeye çabalıyor. Sanki devletlerden başkası emperyalist olabilirmiş ve AB de bir demokrasi projesi değil de devletmiş gibi.
    Bugünün muasır medeniyetine ulaşmak 1920 ve 30’ların ideolojisiyle olmaz. Neyle olacağını, tarihin tanıdığı başıca merkeziyetçi devlet olan ve Kemalistlerin de her fırsatta gönderme yaptıkları Fransa’nın sosyalist başkanı Mitterrand’dan dinleyelim (1981): “Fransa’nın kurulabilmesi için, geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün ise, dağılmaması için, yasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu duruma gelmiştir” (Oktay Uygun, Federal Devlet –temel ilkeler, kurumlar ve uygulama, İst., Çınar Y., 1996, s.194-5).

    Kaynak: -Anayasa’dan Atatürkçülük kalkar mı?(Baskın Oran)

    Oguzhan Muftuoglu-Birgun

    Solun Kemalist damarı'na dair birkaç söz

    Çokça karşımıza dikilen konulardan biri de bu. Kemalizme karşı tavır konusu 12 Mart öncesi solda çokça tartışılan bir konuydu. Bu daha çok o dönemde aktüel bir mesele olan sol ****a ile ilişkilere dair bir meseleydi. Dev-Genç ve genel olarak sol kesim içinde (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli ve PDA grupları gibi) açıktan sol ****adan yana olan kesimler olduğu gibi, (TİP, THKP, THKO VB) karşı olan kesimlerin de olduğu biliniyor. Ancak, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki anti emperyalist özelliklerin olumlanmasının solun geneli açısından ortaklaşılmış bir özellik olduğu da söylenebilir. Mahir, Kemalizm tartışmasında ****acılar içinde anti-emperyalist olan kesimle olmayanları ayırdetmek için sağ ve sol Kemalist ayrımları yapmak gerektiği görüşündeydi. 12 Mart'ta (daha doğrusu 9 Mart'ta) bu ****acılık macerasının akibetiyle birlikte soldaki bu tartışma da bitti. 80 öncesinde Türkiye solunda böyle bir tartışma da yoktu. Bugün elbette solun o dönemdeki politikalarının eleştirilmesi mümkündür.
    Ancak bugünkü konunun böyle bir tartışmayla ilgisi yoktur. 12 Eylül sonrasında en önemli meselenin Kemalizmle hesaplaşmak olduğunu hakim ideolojik bir söylem olarak sürekli tekrarlayan bir moda geliştirildi. Solun bütün geçmişini Kemalistlik ile damgalayarak bütün devrimci geçmişi karalamak moda haline geldi. Bu konu liberal değişim sürecine soldan destek olmak için kullanılan en büyük kozlardan biri haline getirildi. Sürekli olarak yapılan haksız suçlamalara karşı kendimizi korumak zorunda kalıyoruz. Kim türban konusunda, AB konusunda, emperyalizm ve bağımsızlık konusunda veya AKP karşıtı olumsuz bir şeyler söylüyor, devrimcilikten sözediyorsa "kemalist" damgası yapıştırılıyor. Bu yüzden büyük sermaye egemenliğindeki medyada döneklik büyük prim yapan bir "marifet" haline geldi. Bir tür itirafçılığa dönüşen bu ruh halinden ve bunun yarattığı baskılanmadan solun kurtulması gerekiyor; başka türlü devrimci bir siyasetin geliştirilmesi mümkün değildir.
    Bugünün Kemalist tezleri etrafında bir tartışma veya devrimci siyaset yapmanın hiçbir manası olamayacağı ne kadar ortadaysa, ancak devrimci siyaset yapmak gibi bir niyeti olmayanların yaptığı gibi, işi gücü bırakıp kemalizme dair bir cadı avcılığına soyunmanın da bir alemi yoktur.

    KÜRT SORUNU ÜZERİNE

    Kürt sorunu konusu yaklaşım farklılıklarının gündeme geldiği öne sürülen konulardan bir diğeridir.
    Kürt sorununun çözümü noktasında, savaş ve şiddete karşı oluşturulan tutum AKP iktidarının konuyu bir siyasal İslamlaştırma meselesine indirgediği, şimdi artık aynı zamanda bir çözüm programı ile birlikte ifade edilmelidir. Çünkü sorun her açıdan bir kilitlenme noktasına gelip dayanmış durumdadır.
    Son dönemlerde Kürt çevrelerinden ileri sürülen özerklik, federasyon vb. çözüm önerilerine gene bazı DTP yöneticilerinin önerisi olarak yerinden yönetim ilkelerinin geliştirilmesi önerisi de eklenmiştir.
    Sorunun yerinden yönetim ilkelerinin geliştirilerek, halkın doğrudan demokrasi doğrultusunda kendi kendisini yönetmesini öngören görüşler çerçevesi içerisinde çözülebileceği şeklindeki öneriler çok daha gerçekçi bir yönelimi içermesine karşılık böyle bir nihai çözümün bütün halk kitleleri içersinde devrimci, eşitlikçi, özgürlükçü anlayışların güçlenmesiyle başarılabilecek uzun ve ciddi bir mücadeleyi gerektirdiği ortadadır.
    Elbette, bir yandan Kürt sorununun böyle kalıcı ve devrimci bir çözüm programını savunmaya devam ederken, bugün halklar arasında düşmanlık yaratacak silahlı-silahsız bütün politik tutum ve davranışlara kararlı bir şekilde karşı çıkarak birarada yaşamı savunma siyasetinin ısrarla sürdürülmesi önemli bir aktüel görev olarak önümüzde durmaya devam edecektir.

    TABAN VE ÇATI

    Öteden beri "içinden çıkamadığımız" bir sorun var: "taban ve çatı", "kitle çalışması mı, kadro çalışması mı" "aşağıdan mı/yukardan mı" gibi ikilemlerden oluşan bir sorun...
    Çözüm yolunu bazen bu ikilemlerden birinde bulacağımızı düşünüyoruz. Geçmişte farklı bir tartışma zemini içinde önümüze çıkan bu ikilem "kitle çalışması içinde kadro çalışması" kavramsallaştırmasıyla aşılmıştı.
    Geniş iadelerin etnik, dinsel, mezhepsel kimlik arayışları çerçevesinde sağ liberal bir savrulma içine sürüklendiği bugünkü koşullarda sol hareket güçlü bir toplumsal kide temelinden yoksun durumdadır.
    Bu durum bugün sağlam bir ideolojik temelle birlikte solun en önemli sorunudur. Güçlü bir toplumsal tabana oturmayan bir hareketin kendi dışındaki güçlere bel bağlama eğilimlerine sürüklenmesi kaçınılmaz bir şeydir.
    Böyle bir saptama kuşkusuz politik çalışmanın kitlelerin kazanılması temeline oturtulması gereğini ifade eder. Ancak buradan ülke siyasetine ilşkin çözüm arayışlarının dıştalanması gibi sonuç çıkartılması anlamsızdır.
    ("İnsan tek bacak üzerinde ayakta durabilir, yürüyebilmek için ise ancak iki ayak gerekir" şeklindeki çin deyişi sanki böyle bir tartışma için söylenmiş gibidir.)
    Başta söylediğimiz gibi, solun en küçük bir umut ışığı bırakmayan bugünkü durumundan kurtulmak için kimsenin elinde sihirli bir değnek yok.
    Keza bu kadar karmaşık bir fikri dağılmanın olduğu bir yerde herkesi tek bir çatı altına toplayarak bütün sorunları bir çırpıda çözmenin olanaksızlığı ortada.
    Bugün sol ülkenin yaşadığı liberal dönüşüm sürecinin yarattığı kırılma ve çatışmaların, kişisel hırsların yönlendirdiği anlamsız ve faydasız çekişmelerin, şuursuz savrulmaların karşısında, kendi yolunu açacak bir hamle yapma konusunda yetersiz durumdadır.
    Bu kuşkusuz üzerinde ciddi olarak tartışılarak aşılması gereken önemli bir eşiktir. Bugün pek çok çevrenin soldaki bu olumsuz tablodan çıkış yolu arayışlarında olduğu biliniyor.
    Türkiye'de AKP'nin dinci liberal çizgisinin kazandığı başarı bazı sol liberal çevreler tarafından CHP'nin milliyetçi/militarist çizgisi nedeniyle solda oluşan boşluğu dolduracak "sol liberal bir siyasi seçenek" yaratma çabalarına yöneltmektedir.
    Bir bakıma AKP'nin "sol" bir versiyonu olarak nitelenebilecek böyle bir girişimin, sanılanın aksine, ciddi bir başarı şansının olmadığını söylemek mümkündür. (Zaten o boşluk AKP tarafından doldurulmuş durumdadır.)
    Bize göre solun kendisini büyüterek başarıyı yakalayabilmesinin yolu emperyalist-kapitalist sistemin yürütücülüğünü üstlenen AKP karşısında ikirciksiz bir tavırla eşitlik ve özgürlük temelinde bir muhalefet odağını inşa etmekten geçebilir. AKP'nin uyguladığı politikalara karşı tepkinin Milliyetçi/devletçi anlayışlara yönelmesinin önüne geçilerek eşitlikçi özgürlükçü bir yola aktarılabilmesi de buna bağlıdır.
    Sermayenin AKP eliyle sürdürdüğü ve bugün durdurulması imkansız gibi görünen yürüyüşünün duvara toslaması kaçınılmazdır.
    Sorun bizim kendimizdedir. Bunun için ülkenin ve toplumun geleceğine devrimci bir tarzda müdahale edilebilmesininin yolunu açacak bir şekilde, solun bütün ön yargıları bir yana bırakarak kendi kendisiyle sağlıklı bir yüzleşmeyi başarabilmesi gerekir.
    Solun önündeki açmazlarla birlikte, kendi krizini aşmayı başarabilmesinin yolu ancak bu şekilde bulunabilecektir.
    Last edited by kurtulush; 3rd July 2008 at 19:14.
  2. #2
    Join Date May 2007
    Location Cehennemin Dibi!
    Posts 315
    Rep Power 12

    Arrow Kemalist Devrime Önderlik Eden Sınıflar, Türk Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağalarıdır

    Kemalist Devrime Önderlik Eden Sınıflar, Türk Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağaları Sınıflarıdır:

    "Devrimin önderi M. Kemal’e izafeten Kemalist adı verilen bu Türk milli devrimini Türkiye’nin milli burjuvazi, yani tüccar, toprak ağası ve o sırada Türkiye’de çok az sayıda bulunan Kemalist devrim, Jön Türk sanayiciler yönetiyordu" (..).devriminin benzeri ve izle- yicisidir. , Şnurov, bunu da şöyle anlatıyor:

    "Esasen fakir olan ülkeyi insafsızca soyan büyük toprak sahipleri ile din adamlarının ve en başta sultanlarının hakimiyeti neticesinde Türkiye tamamen Avrupa sermayesinin eline düşerek, Avrupa kapitalizminin kölesi olmuştu. 1908 senesinde sultanın hakimiyeti, Türkiye tarihinde ilk defa olmak üzere Türk ticaret burjuvazisi, subaylar ve asilzadelerin [eşrafın] birleşmiş gücü ile kökünden sarsılmıştır. Bu burjuva devrimi,??? Jön Türk devrimi olarak tanınmaktadır ve bunu, başlangıçta halk yığınları da desteklemiştir" (...).

    "[Jön Türk devriminden sonra da] Türkiye yarı - sömürge karakterini muhafaza ediyordu. Yani kapitalist ülkelerin, hammadde alır, sanayi mamullerini sattıkları bir pazar durumunda idi. Politik bakımdan Türkiye bağımsız sayılıyordu. Fakat Türkiye, emperyalist ülkelerin elinde oyuncaktı. Bu yüzden Türkiye, ekonomik yönden aşırı derecede bağımlı bulunduğu Almanya tarafından Birinci Dünya Savaşı’na itildi ve Almanya uğruna savaştı. Almanya savaşı kaybedince, Türkiye tam anlamıyla yağma edildi. Ülkenin bütünlüğünü korumak için ikinci bir devrime ihtiyaç hasıl oldu.

    "Bu defa ‘Kemalist devrim’ adı yapılmıştır".

    ... Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleri ile sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve toprak sahibi, aynı zamanda tefeci ve köylü ürünlerinin belli başli’ alıcısı ve satıcısı idi. Bu ağaların bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyva işleyen küçük imalathaneleri ve diğer ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydılar.

    "Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayiyi ele geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm kalım sorunu ile karşı karşıya idi. Kapitalistlerin işgali desteklemezse,•yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan yabancı kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticareti ve sanayi er geç ölecekti. Tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı…

    altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini duyduğu hoşnutsuzluk, ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü. Bunun için devrim, bütün yurda yayılarak milli bir karakter aldı".

    Kemalist devrim esas olarak ticaret burjuvazisinin başını çektiği, fakat bunların bir kısım ağalar büyük toprak sahipleri ve tefecilerle de ittifakına dayanan bir "milli burjuva" devrimidir ve burjuvazi ilk başlarda halkın desteğini almayı başarmıştır.

    Yine sözünü ettiğimiz broşürde Şnurov, toprak ağalarını ve tefecileri de "burjuva" kavramı içinde düşünmektedir. Meselâ; "Türkiye’nin milli burjuvazisi, yani, tüccar, toprak ağası" (abç) demektedir.
    Şnurov, Kemalist devrim "milli burjuvazinin devrimidir" derken, Türk olan ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin az sayıdaki sanayi burjuvazisinin devrimiydi demektedir ve zaten bütün bu sınıfları tek tek de saymaktadır.

    "Kemalist devrim, üst tabakanın, milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir"

    "Üst tabaka", İttihat ve Terakki içinde palazlanmış olan, önce Alman emperyalizmine uşaklık eden, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman emperyalizminin yenilgisinden sonra da, İngiliz - Fransız emperyalizmine yaklaşan, "Türk komprador büyük burjuvazisinin ta kendisidir.

    Türk burjuvazisinin önce İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında toplandığını, bu sınıfın subaylar ve asilzadelerle birlikte 1908 Jön Türk devrimine önderlik ettiğini biliyoruz. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidar makamına oturduktan sonra, dünya şartlarının ve Türkiye’nin tasfiye edilemeyen yarı-sömürge yapısının zorlamasıyla İttihat ve Terakkiciler, Alman emperyalizmi ile işbirliğine giriştiler. Bir yandan burjuvazinin bir kanadı hızla büyüdü, palazlandı, Türk büyük burjuvazisini oluşturdu; öte yandan Abdülhamit zamanından beri mevcut olan genellikle azınlık milliyetlere mensup komprador burjuvazi varlığını devam ettiriyordu. İttihat ve Terakki Partisi, birincilerin menfaatini temsil ediyordu. İttihat ve Terakki Partisi, Alman emperyalizminin sadık uşağı, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin de azılı düşmanı olup çıktı. Türk burjuvazisinin büyüyen ve kompradorlaşan kanadı (yani Türk komprador büyük burjuvazisi), Birinci Dünya Savaşı yıllarında, istibdat şartlarında, savaş araç ve gereçleri alım satımı, vagon tekeli, zaruri ihtiyaç maddeleri üzerinde yapılan vurgunlar, vb. yoluyla muazzam zenginleşti. Büyük servetler, sermayeler edindi. Bunlar, Alman emperyalizminin kesin iflası ve bu sebeple kendi egemenliklerinin de tehlikeye düşmesi karşısında, İtilâf emperyalizmine kuyruk sallamaya, onunla yakınlaşmaya ve bu yolda gerekli tedbirleri almaya giriştiler.

    Şnurov, broşürünün bir yerinde Türk burjuvalarının, "devrimci olmadıkları halde" (abç), Milli Kurtuluş Savaşı’na katılmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Geri ülkelerde komprador olmayan burjuvazi, yani milli burjuvazi, bildiği gibi, sınırlı da olsa, devrimci bir nitelik taşır. Devrimci olmayan sınıf, emperyalizmle menfaat birliği

    Yine Şnurov , "ağalar aynı zamanda tam ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydı" diyor. O yıllarda "büyük ticaret firmalarının", geniş ölçüde emperyalistlerin kontrolünde veya elinde olduğu da bilinen bir gerçektir.

    Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, halinde olan komprador burjuvazidir. Milli Kurtuluş Savaşı’nın önderliği, ta başından itibaren İttihat ve Terakki içindeki Türk komprador büyük burjuvazisinin, toprak ağalarının ve tefecilerin eline geçmiştir. Bu sınıfları, kurtuluş savaşına iten sebepleri biraz yukarda Şnurov açıklamaktadır.

    Bir noktayı daha belirtelim: İttihat ve Terakki içinde, palazlanamayan kesim, yani orta burjuvazi de varlığını devam ettiriyordu. Kurtuluş Savaşı içinde burjuvazinin bu kanadının da son derece önemli bir rol oynadığı açıktır. Biz, önceleri, Kurtuluş Savaşı’na milli karakterdeki orta burjuvazinin önderlik ettiği .görüşündeydik. Fakat sonra bu görüşün yanlış olduğunu gördük. Milli karakterdeki orta burjuvazi, Kurtuluş Savaşı’nın önderi değildir ama, Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir rolü vardır. Müdafaa-i hukuk cemiyetleri içinde örgütlenenler, çoğu ticaretle uğraşan Türk komprador büyük burjuvaları, toprak ağaları, tefeciler, kasabaların eşraf takımı, ve milli karakterdeki orta burjuvazidir. Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden sınıflar, işte bu sınıflardır.

    2. Kemalistler, Daha Kurtuluş Savaşı Yıllarındayken Emperyalistlerle işbirliğine Girişiyorlar:

    Emperyalistler ufak tefek tavizler vermeye başlayınca, Kemalistler gene, hemen Fransa, İngiltere ve diğer memleketler burjuvazisiyle anlaşmalar imza etmekte gecikmediler.

    "... Kemalistlerin korkusu şu idi: Savaş devam ederse, emekçi kitleleri yabancı sömürücülere karşı mücadele ile yetinmeyip, kendi yurttaşı olan sömürücülere karşı da savaşa girişebilirlerdi".

    "İtilaf devletlerinin kesin ‘tarafsızlığı ile Ermenilerin Kemalistler tarafından yenilmesi, Trakya ve İzmir’in Türkiye’ye geri verilmesi söylentileri, İtilaf devletlerinin ajanı Sultan ile Kemalistler arasındaki görüşme söylentileri, İstanbul’un boşaltılması planı ve son olarak Türk Batı cephesindeki durgunluk, bütün bunlar İtilaf devletlerinin Kemalistlere ciddi olarak kur yaptığının ve Kemalistlerin belli bir sağa dönüş yaptıklarının belirtisidir (abç).
    "İtilaf devletlerinin iltifatlarının ne şekilde sonuçlanacağı ve Kemalistlerin sağa gidişlerinde ne kadar ileri gideceklerini söylemek zordur. Birkaç yıl önce sömürgelerin kurtuluşu için başlayan mücadelenin her şeye rağmen güçleneceği, Rusya’nın bu mücadelenin öncüsü olarak bütün gücüyle ve bütün vasıtalarla bu mücadele taraftarlarını destekleyeceği, bu mücadelenin, ezilen halkların davasına ihanet etmedikleri sürece Kemalistlerle birlikte veya İtilaf devletleri cephesine geçerlerse, Kemalistlere karşı zafere ulaşacağı bütün şüphelerin dışındadır." Kemalistler, ilk başlarda açıkça İtilaf devletlerinin saflarına geçmediler ama, dışarıda sosyalist Sovyetler Birliği’ne :.,ve içerde komünistlere, işçi sınıfına ve diğer emekçi halka karşı, onlarla el altından işbirliği yapmayı da ihmal etmediler. M. Kemal ve hükümeti, Sovyetler Birliği’ne karşı ikiyüzlü bir politika izlemişlerdir[/B](hem iç hem dış destek için yani-nitekim halkı afyonlamada başarıya da ulaştı bu ikiyüzlülüğü,). Bir yandan, yardım koparmak için en aşırı iltifatları yağdırırken, öte yandan ABD, İngiltere, Fransa ile yapılacak gizli anlaşmalar için zemin aramaktadırlar. Çiçerin’e gönderilen yardım talebinden iki ay sonra ,

    M. Suphi ve 14 yoldaşı hunharca öldürülmektedir. Ayrıca Anadolu’daki komünistlere karşı da bir sindirme kampanyasına girişilmektedir. Çünkü, Kemalist burjuvazi, 23 şubat 1921’de toplanan Londra Konferansı’na komünistleri katlederek katılırsa, Avrupalı efendilerinin teveccühünü kazanacağını, Sevr Anlaşması’nın öldürücü hükümlerinden vazgeçilebileceğini hesaplamaktadır. Konferansta delegasyonun başı Bekir Sami, Türkiye’nin anti - Sovyet blokuna katılacağını söyleyerek daha iyi anlaşma şartları aramaktadır. Yine Londra Konferansı’nın devam ettiği günlerde, 28 şubat 1921’de Kemalist hükümet, Sovyetler’den Artvin ve Ardahan’ın terkini istemekte ve Batum’u işgal etmeye girişmektedirler. Fakat Avrupalı efendilere yaranma çabaları boşa çıkıp efendiler Sevr Anlaşması üzerinde ısrar edince, Kemalistler için tekrar Sovyetler Birliği’ne yanaşmak mecburiyeti doğmuştur.

    Yunan orduları atıldıktan hemen sonra???, Sovyet yardımına ihtiyaç kalmadığı için, Kemalistler yeniden komünizm yasağını uygulamaya girişmişlerdir.

    14 kasım 1922 tarihli İzvestia şöyle yazmaktadır: "Kemalist hükümet, komünistleri takip ettirerek, emperyalist , devletlerin teveccühünü kazanmak emelinde."

    Demek oluyor ki, Kemalist hükümet, daha Kurtuluş Savaşı içindeyken Avrupalı emperyalist efendileri ile işbirliğine girişmiştir. Şafak revizyonistlerinin sandığı gibi Atatürk’ün ölümünden sonra değil. Nitekim, Kurtuluş Savaşı dört yıl gibi çok kısa bir sürede sona ermiştir. şafak revizyonistleri, "uzun ve kanlı bir savaş" diyorlar ama, gerçekte Kurtuluş Savaşı çok kısa sürmüştür. Çin Devrimi ile Vietnam Devrimi ile karşılaştırılırsa, kısa sürdüğü anlaşılacaktır. Bunda, itilaf emperyalistlerinin Kemalist burjuvaziye besledikleri iyi duyguların önemli payı olduğunu kimse inkâr edemez:

    3. Kurtuluş Savaşıyla Sömürgeleştirilmiş Topraklar Kurtarıldı. Sultanlık Kaldırıldı, Fakat Yarı- Sömürge ve Yarı - Feodal Yapı Olduğu Gibi Kaldı:

    Kemalist devrim, işgal altındaki toprakları kurtardı, Sultanlığı kaldırdı, emperyalist ülkelere tanınan imtiyazlardan bir kısmını kaldırdı (örneğin: Yabancı ülkelerden ithal -olunan mallardan daha yüksek vergi, gümrük rüsumu alınmaya başlandı. Yabancı sermayeye tanınan rüçhan hakları kaldırıldı)Fakat yine de Türkiye yarı - sömürge bir ülke olarak kaldı. "Bir müddet daha demiryolları, fabrikalar, maden ocakları yabancıların elinde kaldı. Avrupa’nın büyük banka ve firmaları bugün dahi [yani 1929 yılında] Türkiye’de dilediği şekilde çalışmaktadır" (Şnurov). Emperyalistlerin’baskısı altında eski borçlar kabul edildi. Yabancılara ticaret serbestisi sağlandı.

    Şnurov, yine aynı broşüründe şunları söylüyor: "Türkiye’nin en büyük kapitalistleri, yabancılardır. bütün maden işletmelerinden başka, bir de demiryollarının büyük bir kısmı ve tarım ürünlerini işleyen fabrikaların çoğu yabancıların elindedir.

    "Türkiye milli ekonoinisine 1.100 mil. frank yabancı sermaye yatırılmıştır. Sermayenin 450 milyonu Alman, 350 milyonu Fransız, 200 milyonu İngiliz ve 100 milyonu diğer ülkelerin sermayesidir" (s. 7273).

    Şnurov, broşürünün bir başka yerinde Türkiye nin yarı - sömürge olduğunu da belirtiyor: ‘Türkiye, az gelişmiş, yarı - sömürge olan bir ülkedir. Türk işçisi ve köylüsünün sırtından Fransa, Almanya ve İngiltere kapitalistleri servetler sağlıyorlar..:’ (s: 57).

    Gerek Jön Türkler, gerekse Kemalistler emekçi sınıflarının sırtından iktidara geldiler. Fakat her ikisi de, Türkiye’nin yarı-sömürge yapısını aynen muhafaza ettiler. Jön Türk devrimi Sultanlığı da muhafaza ettiği halde, Kemalist devrim Sultanlığı kaldırdı ve bir de işgal altındaki toprakları yani, sömürgeleştirilmiş toprakları kurtardı. Böylece sömürge, yarı - sömürge ve yarı - feodal düzen, yarı - sömürge ve yarı - feodal bir düzen haline geldi. -halk kitlelerini arkasına almak için güzel fırsatlar-

    4. Kurtuluş Savaşı’ndan Sonra Komprador Büyük Burjuvazinin ve Toprak Ağalarının Bir Kesiminin Hakimiyetinin Yerine, Bir Başka Kesiminin Hakimiyeti Geçmiştir:

    Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine, daha savaş yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak ağalarıyla ittifak ise, savaşın başından itibaren mevcuttur. Savaşın başını çekenler, Şnurov’un da belirttiği gibi, birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi. Bu ittifak, emperyalizme bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yerini aldı. Aynı noktayı, Şnurov şöyle açıklıyor:

    "Yeni tesislerin ve teşebbüslerin elinde bulunan sermaye, kısmen memleketi terket(tiril)miş olan Ermeni ve Rum teşebbüslerinin ele geçirilmesi, kısmen de devlet müesseselerinin soyulması ve rüşvetlerle meydana getirilmişti. Yine bugün birçok Kemalist milletvekili ve devlet adamı, iktidardan faydalanarak, Birinci Dünya Savaşı sırasında yurttan kaçan Rum, Ermeni ve diğer Türk uyruklu yabancılardan kalan müesseseleri ele geçirip, memurlukları sırasında bir yana koydukları paralarla işletiyor ve yeni teşebbüsler kuruyor" (S. 49).
    Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaptığımız soruşturmalardan ögreniyoruz ki, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı da, aynı şekilde yani boşalan Ermeni ve Rum topraklarına el koyarak ortaya çıkmışlardır. Demek oluyor ki, eski komprador burjuvazinin bir kısmının (ki bunlar çoğunlukla azınlık burjuvazisi idi) ve toprak ağalarının bir kısımının hakimiyeti yerine, komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başka bir kesiminin hakimiyeti geçmiştir.

    Elbette, eski toprak ağalarının önemli bir kısmı da hakimiyetini devam ettirmektedir. Hakimiyet kuran yeni Türk burjuvazisinin bir kısmı, komprador niteliğini zaten eskiden beri taşımaktadır. Buna işaret ettik. Diğer bir kısım burjuvazinin komprador niteliği ise, Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra başlamış ve bunlar gittikçe de daha çok kompradorlaşmıştır. Türk burjuvazisinin emperyalizmle savaş yıllarında gizli kapaklı başlayan siyasi işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da gelişmiş ve zaten tasfiye edilmeyen yarı sömürge yapı, bu işbirliğini daha da kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu, elbette eşyanın tabiatı icabıdır. Türk burjuvazisi zenginleşmek istemektedir, oysa sermayesi çok cılız dır. Büyük ve bol sermaye Batılı emperyalist burjuvazinin elindedir. Onunla rekabet etmek ölüm demektir, elverişli bir paya razı olarak onunla işbirliği etmek, en çıkar ve en kârlı yoldur. Türk burjuvazisi de bir yandan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi sınıfını ve emekçi halkı insafsızca soyarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye, hakimiyetini perçinlemeye çalışmıştır. Bu gerçeği Şnurov şöyle dile getiriyor:

    "Eninde sonunda birçok Kemalist, türlü yabancı firmalarının ortağı oluyor. Bu yabancı firmalar da, hükümet organlarıyla sıkı ilişkisi olan isim sahibi memurlardan ve ortaklarından faydalanıyor" (S. 49).

    5. Komprador Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağaları Kurtuluş Savaşın dan Sonra Esaslı İki Siyasi Kampa Bölünmüştür. Kemalist Diktatörlük, Bu Kamplardan Birinin Menfaatlerini Temsil Etmektedir:

    O yıllarda hakim sınıflar arasındaki esaslı iki siyasi kamp, şu unsurlardan teşekkül ediyordu: Bir yanda, emperyalizmle işbirliğine girişen ve bu işbirliğini gittikçe arttıran yeni Türk burjuvazisi, eski komprador büyük burjuvazinin bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakaları. Öte yanda, henüz??? tamamen tasfiye edilemeyen komprador burjuvazinin diğer bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin başka bir kesimi, feodalizmin ve Sultanlığın ideolojik dayanakları olan din adamları, eski ulema sınıfı artıkların. Hangi toprak ağalarının hangi menfaat hesaplarıyla şu veya bu tarafta yer aldıklarını bilmiyoruz. Bu, ayrı ve etraflı bir araştırmayı gerektirir. Üzerinde durduğumuz konu açısından bunun zaten pek önemi yoktur. Önemli olan ve tartışılmayacak kadar açık olan gerçek şudur ki, toprak ağalarırun bir kesimi Kemalist iktidara ortakken, bu iktidarda söz ve nüfuz sahibi iken, diğer bir kesimi Kemalist iktidarın karşısındadır. Meselâ, Doğu Anadolu’daki’ Kürt toprak ağaları ve aşiret reislerinin yeri, genellikle ikinci kamptır. Daha sonraları bunlar DP’yi ve AP’yi destekleyecek, CHP karşısında yer alacaklardır. Ama dediğimiz gibi, toprak ağalarının bir kesimi, ta başından itibaren Kemalist iktidarın içindedir ve ona ortaktır, devlette söz ve nüfuz sahibidir.

    Birinci kampın siyasi partisi CHP idi ve köken itibariyle müdafaä-i hukuk cemiyetlerine dayanıyordu. İkinci kamp ise, tek partili sistem yürürlükte olduğu müddetçe CHP içersinde yer almış ve iki kamp arasındaki siyasi mücadele, CHP içinde sürdürülmüştür. Çok partili sisteme geçildiği zamanlarda da bunlar, kendi siyasi partilerini kurmuşlardır. 1925’te kurulan Terakkiperver Fırka, 1930’da kurulan Serbest Fırka, daha sonraları kurulan DP ve.AP esas olarak ikinci kampın siyasi partileridir. "Esas olarak" diyoruz, çünkü, çeşitli menfaat çelişmeleri, yeni durumlar vs. bu kampların birinden diğerine geçişi, bunlara yeni unsurların katılmasını daima mümkün kılmaktadır. ,Ve öyle de olmuştur. 1946’da çok partili sisteme geçildiğinde

    CHP içinden bir yığın partinin türemesi, hakim sınıfların bütün kesimlerinin CHP içinde yer almış olmalarından ileri gelmektedir.

    Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva iktidarı değil, birinci kampa dahil olan komprador büyük burjuvazinin, toprak ağalarının, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasınm emperyalizme yarı- bağımlı iktidarıydı. Hatta Kemalist diktatörlük bir ölçüde, emperyalizmle işbirliği halinde olmayan orta burjuvaziyi de eziyordu. Kemalist iktidarın temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ile orta burjuvazi arasmdaki ayrılık, gittikçe daha çok berraklık kazanmıştır.

    İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de, Kurtuluş Savaşı’na katılan orta burjuvazinin bir kesimi, ele geçirdiği devlet gücünü, zenginleşmek için , bir kaldıraç gibi kullanarak, devlet tekellerini yaratıp bunları kendi hizmetine koşarak, emperyalizmle işbirliğine girişerek, onların yatırımlarına ortak olarak hükümet makamları nı, yüksek memuriyetleri de hizmetine sokarak, devlet bankalarından aldıkları kredilerle, rüşvetlerle, vurgunlarla şişerek, Türkiye’yi terkeden ve katledilen Ermeni ve Rum kapitalistlerinin mallarına, mülklerine el koyarak iyice zenginleştiler, milli karakterdeki orta burjuvazinin diğer kesimlerinden koptular. Bu farklılaşma ve kopma giderek daha belirgin hale geldi. İttihat ve Terakkici komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ile, bu yeni komprador Türk büyük burjuvazisi; Kemalist iktidar içüıdeki hakim unsurlar işte bunlardır! Türk burjuvazisinin bu yüksek tabakasının çıkarları, Avrupa kapitalistleri ile ayırdedilemeyecek derecede karışmış ve bunlar Avrupalı emperyalistlerle kesin bir tarzda işbirliğine girişmişlerdir.

    Nasıl, 1924 - 1927 Çin Devrimi’nden hemen sonra iktidar, orada komprador burjuvazinin ve toprak ağaların eline geçmişse, Türkiye’de de bu olayın bir benzeri Çin’dekinden daha önce cereyan etmiştir.

    "Kemalist devrim üst tabakanın (abç), milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir. Yabancı emperyalistlere karşı mücadelenin içinden yükselen ama daha sonra özünde köylülere ve işçilere, bir toprak devrimi imkânına karşı gelişen bir devrimdir" (abç)., ,

    Burada üzerine parmak basmak istediğimiz nokta şudur: Kemalist iktidar orta burjuvazinin, yarı milli burjuvazinin menfaatini temsil etmiyordu, bu sınıfın içinden çıkıp palazlanan ve kompradorlaşan kesim ile İttihat ve Terakki zamanında palazlanan ve kompradorlaşan büyük burjuvazinin bir kesiminin menfaatini temsil milli burjuvazi ile komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının arasında cereyan ettiriyordu. Esas olarak, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kanadı arasında ediyordu. Orta burjuvazinin büyüyemeyen kesimi ise yine CHP’nin,içinde tutuluyor ve işçilere, köylülere karşı bunlar da destekleniyordu. Nasıl 1924 - 1927 Birinci Devrimci İç Savaş’tan sonra, Çin’de orta burjuvazi Guomindang içinde ve safında yeralmışsa, Türkiye’dekiler de CHP içinde ve safında yer almışlardır. Hakim sınıflar içindeki mücadele, sanıldığı gibi, iktidarı elinde tutan cereyan ediyordu.??? Milli karakterdeki orta burjuvazi, bu kanatlardan birinde tali bir güç olarak yer alıyordu. Bu noktanın kavranması, gerek dünün, gerek bugünün açıklanmasında son derece önemlidir. CHP’ye, nispeten ilerici bir karakter kazandıran şey, onun içinde başından beri sosyal bir güç olarak mevcut olan fakat partiye hakim olmayan bu milli karakterdeki orta burjuvazidir. TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildi. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı- devrim safına iltica etmek demekti. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi, bizzat karşı- devrimi temsil ediyordu. Revziyonistlerin karşı- devrim dediği; cumhuriyet düzeninin yıkılması ve Sultanlığın tesisidir. Oysa böyle bir şey, artık burjuvazinin genç kesimlerinin de işine gelmez, hatta eski Türk büyük burjuvazisinin de... dünyada gelişmeler öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, yuvarlanan taçları kimse başına koymaya cesaret edememektedir. Taçlı bir yönetim artık hakim sınıfların ihtiyaçlarını karşılayamaz, egemenliklerini koruyamaz. Bunu, burjuvazi de bilmektedir. Artık karşı- devrim, "demokratik cumhuriyet" maskeli faşist diktatörlük olabilir ve öyle de olmuştur.

    6. Kemalist Diktatörlük İşçiler; Köylüler, Şehir Küçük-Burjuvazisi, Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir Diktatörlüktür:

    Sözü Şnurov’a bırakıyoruz: ,

    "Her ne kadar bazı görüntüsel demokratik şekiller mevcutsa da (seçimle meydana getirilen Gazete ve dergiler, bir an dahi gevşemeyen sıkı bir kontrol altındadır. Hatta bu gazete ve parlamento vs.) Türkiye’de bugün [1929j mevcut olan düzenin özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır (abç) (yani faşizmdir]. Egemen parti dışında hiç bir parti örgütü yoktur ve hiç bir partinin de meydana gelmesine imkan verilmemektedir. Sosyal- demokrat parti bile yasaklanmıştır. dergiler’de hükümet aleyhine, ilerde herhangi bir makalenin çıkabilmesi ihtimali dahi, bunların kapatılmasına yetiyor" (s. 21).

    "Bugünki Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı] hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorunda- , dır" (s. 22).

    ‘... Sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin verilen federasyon ve dernekler, hayır işleriyle yetinip devlet kontrolü altında çalışmak zorundadır" (s. (s. 24). "Her türlü işkolu dernekleri ve dernek birlikleri yasaktır..." (s. 25). "... kanuna göre, ‘memur ve işçi işini terkedebilir, fakat her türlü gösteri, eylem ve iş özgürlüğüne halel getiren hareketler yasak edilmiştir "‘ (s. 26).

    ...Kemalistler de, Jön Türkler gibi, yalnız emekçi kitlelerinin desteği ile iktidara gelebilirdi. Jön Türkler gibi, Kemalist devrimin ilk aylarında milli burjuvazi, işçi örgütlerinin kurulmasına engel olamadı. Ancak, bu sendikalar sırf sınıfsal nitelikte değildi; bazıları burjuvazinin etkisi altındaydi’ (s: 42).

    "Kemalist burjuvazi emperyalistlerle barış paktını imzaladıktan sonra (...), burjuvazinin artık emekçi kitlelerinin desteğine ihtiyacı kalmamıştı. Sınıf kavgasının büyümesine engel olmak lazımdı; öyle ya, yerli olsun yabancı olsun, bu kavga bütün sömürenlere, bütün kapitalistlere karşı açık bir savaş halini almak üzere idi.

    "Kemalistler, Komünist Partisi nin ve işçi hareketinin canını okudu. Komünist Partisi yeraltına inmek zorunda kaldı. Birçok ünlü üyesi, bu arada Mustafa Suphi hunharca öldürüldü, hayatta kalanlar takiblere uğradı, hapislere atıldı. 1923 senesinde İstanbul Milletlerarası İşçi Birliği kapatıldı. Kapatılması için 1 Mayıs gününün kutlanması ile ilgili bildirilerin dağıtılması bahane edildi. Birliğin ileri gelenleri tutuklandı ve tıpkı vaktiyle Jön Türklerin proletarya sınıf hareketinin ‘hesabını gördükleri, burjuvazi kontrolünde sözümona işçi örgütleri kurmaya koyuldukları gibi, şimdi de Kemalistler, kendi burjuva ‘sendikalarını,’ işçi eylemine karşı mücadele aracı olarak kullandılar" (s. 43).

    Amele Teali’nin yağma edilmesi üzerine yayınlanan Profintern Yönetim Kurulu bildirisinde şöyle deniliyor:

    "Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika eylemini eline geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalışılıyor’ (s. 47).

    ‘Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden biridir. Profintern’in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi yayınlamıştı: "
    "‘ Profintern’in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin Türkiye devrimci işçi örgütlerine yaptığı baskıyı ve işçileri uğrattığı kovuşturmayı şiddetle protesto ediyor!..: " (s. 59).
    Last edited by kurtulush; 3rd July 2008 at 19:16.

Similar Threads

  1. Atatürkçülük nedir?
    By kurtulush in forum Turkce
    Replies: 16
    Last Post: 29th April 2008, 14:11

Posting Permissions

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts