Son dönemde milliyetçiliğin yükseltilmesinin ve işçi sınıfına şovenizm zehrinin bulaştırılabilmesinin birçok nedeni var kuşkusuz. Ama bu konuda en büyük etmen, işçi sınıfının örgütsüz ve dağınık oluşudur. Örgütsüz ve devrimci önderlikten yoksun işçi hareketi, burjuvazi tarafından rahatlıkla maniple edilip yönlendirilebilmektedir.
Milliyetçiliğin, şovenizmin körüklenmesi yalnızca Türkiye'ye özgü bir olay değil; genel olarak dünyada böyle bir gidişat var. Çoktandır Avrupa ülkelerinde 'aşırı sağ' denilen partilerin oy oranları yükseliyor. Fransa, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerde Nazi artığı faşist partiler yabancı düşmanlığı yaparak, diğer ülkelerden gelen işçilere karşı ırkçı saldırılar düzenliyorlar.
Her ülke burjuvazisi, işçi-emekçi kitlelerin yaşadığı işsizlik, açlık ve yoksulluğun gerçek sebebi olan çürümüş ve siyaseten kokuşmuş kapitalist düzeni gözlerden ırak tutmak amacıyla milliyetçiliğe sarılıyor. Böylelikle tüm sorunların kaynağı 'dışarıdan gelenler' olarak algılatılıyor ve sınıf çelişkisi gölgelenerek, esas çelişki ulusal çelişkiymiş gibi gösterilmek isteniyor. Kapitalist düzen altında inletilen işçi-emekçi kitleler, işsizlik ve yoksulluklarının gerçek sebebini diğer uluslardan işçiler olarak görüyorlar. Örgütsüzlüğün ve bilinçsizliğin hâkim olduğu böyle bir ortamda ırkçı-milliyetçi eğilimler güçleniyor.
Emperyalist hegemonya savaşının kızışmasıyla birlikte milliyetçilikteki yükseliş hız kazanmıştır. ABD emperyalizmi 11 Eylül saldırılarını bahane ederek içeride anti-demokratik yasalar çıkartmakla kalmadı, faşizan uygulamaları da devreye sokarak emekçi yığınların bilincini çarpıtmaya girişti. 'Terörizm' sopasını bilinçsiz kitleler üzerinde kullanan tekelci Amerikan burjuvazisi, Müslüman Asya halklarını düşman ilan ederek toplumu korkutmak, sindirmek, baskı altına almak istiyor. ABD emperyalizmi ülke içinde milliyetçiliği, şovenizmi yükselterek, Afganistan'da, Irak'ta giriştiği katliamları, işlediği insanlık suçunu Amerika'nın örgütsüz ve bilinçsiz emekçi yığınlarına onaylatmaya çalışıyor.
Genel olarak milliyetçilik zehri emekçileri uyutmak üzere bünyeye zerk edilirken, Türkiye özgülünde konu, aynı zamanda burjuvazinin kendi içinde yürüyen çatışmadan da bağımsız düşünülemez. Türkiye burjuvazisi çoktandır bir bölünmüşlük yaşıyor. Ayrı çıkarlara sahip burjuva kesimlerin politik yönelimleri de haliyle farklı oluyor. AB'ye girerek Avrupa sermayesi ile entegrasyonu derinleştirme perspektifi üzerinden başlayan tartışma, Türk burjuvazisinin iktidar bloğunu tepeden çatlatmış bulunuyor. Böylece burjuvazi içinde süre giden çatışma, siyaset arenasına çeşitli konular üzerinden yansıyıveriyor. Kürt ve Kıbrıs sorunu, Ermeni meselesi, devlet cihazının reorganize edilmesi konuları burjuvazi içindeki tepişmenin dışa vurmasına vesile oluyor.
Sağlı-sollu statükocu-devletçi güçler bu çatışma temelinde bir araya gelerek bir 'kızıl elma' koalisyonu oluşturmuş bulunuyorlar. Sivil ve askeri bürokrasi, ulusalcı geçinen burjuva kesimler, faşist MHP-BBP, gerici DYP, Zubatovcu İP, Kemalist 'Türk Solu' dergisi, Kemalist CHP, entelijensiyanın bir kesimi vb. aynı safta toplanmışlardır. Elbette bu kesimlerin sözcülüğünü askeri bürokrasi yapmaktadır; sağlı sollu diğer kesimler ise askeri bürokrasinin destekçiliğine soyunmuşlardır. Kürt sorununa inkârcı ve imhacı yaklaşan, Ermeni katliamını haklı gösteren, Kıbrıs'ın işgalini savunan tüm bu kesimlerin gerçekte savundukları, kendi çıkarlarına denk düştüğüne inandıkları eski statükodur.
AB uyum sürecinde tekelci burjuvazinin attığı adımlar, uluslararası gelişmelerle de birleşerek statükocu kesimleri bir hayli sıkıştırmış ve onların mevzi kaybetmesine neden olmuştur. Milliyetçilik zemini üzerinden başlatılan şoven harekâtın esas nedeni, işte bu statükocu güçlerin mevzilerini tamamen kaybetme korkusudur. Nitekim bayrak olayı üzerine bir bildiri yayınlayarak şoven harekâtın başını çeken Genelkurmay, son olarak Harp Akademilerinde Özkök'ün yaptığı konuşmayla statükocu-devletçi burjuva güçlerin hâlâ diri olduğunu ve iktidar mevzilerini terk etmeyeceklerini hatırlatmak istemiştir.
Talabani'nin Irak Devlet Başkanı olması, Irak Kürdistanında bir Kürt federe devletinin kurulma olasılığı, Öcalan'ın yeniden yargılanma ihtimali, Kıbrıs'ta Denktaş kliğinin gerilemesi ve seçimleri kaybetmesi statükocu güçleri fevri davranmaya itiyor. Bu güçler toplumu Türk milliyetçiliği temelinde politize etmeye ve arkalarına bir kitle desteği alarak iktidardaki mevzilerini korumaya çalışıyorlar.
İşte tam da böyle bir süreçte, bir taraftan da statükocu-devletçi burjuva güçlerin kalemşorları toplumdaki milliyetçi duyguyu yükseltmek amacıyla kıyamet senaryoları yazmaya koyulmuşlardır. Genel olarak Batı karşıtı ve şoven bir ideolojiden hareket eden bu kesimin yazar-çizer takımı, anti-Amerikancı, anti-Avrupacı söylemleri öne çıkartıyor. Diğer bir yandan da Yahudi düşmanlığı anti-Sabetaycılık adı altında pompalanıyor. ABD ve AB'nin TC'yi bölmek istediği ve hatta ABD'nin Türkiye'yi işgal edeceği senaryolarını içeren kitaplar kitapçıların raflarını süslüyor, gazeteler bu tip yazılarla dolup taşıyor.
Statükocu-devletçi kesim kendi çıkarlarını milliyetçilik zehri biçiminde emekçilere zerk ederek meşrulaştırmaya, toplum katında destek bulmaya çabalamaktadır. Aslında bu açıdan yeni bir şey yok. Lakin burjuvazinin statükocu kanadı bunu yaparken, emperyalizme karşı sözümona 'bağımsız Türkiye' sloganını paravan olarak kullanıyor. Bu kesim anti-Amerikancılığı anti-emperyalizm olarak sunma gayretindedir. Emekçi kitlelerde biriken anti-Amerikancı duyguyu ise Türk milliyetçiliğini yükseltmek üzere kullanmaktadır. Ve ne acıdır ki bu burjuva kesimler ile Türk solunun büyük bir bölümü aynı noktada birleşmektedir. Oysa anti-kapitalizmden bağımsız bir anti-emperyalizmin olamayacağı çok açıktır.


